Cumartesi , 24 Ağustos 2019
Home » Yorum » YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN SURİYE

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN SURİYE

ebru_

Ebru ÖZDEMİR

-1-

Suriye de yaklaşık 5 yıldır süren ve yaklaşık 450-500 bin civarında insanın öldürüldüğü tahmin edilen, milyonlarca insanın ülkesini terk etmek zorunda kaldığı bir savaş var. Bir iç savaştan çok işgalden söz etmek mümkün. Bunu tam sorgulayabilmek için biraz savaşın çıktığı günlere dönelim.

Suriye

Suriye’ye 70’li yıllardan beri uygulanan küresel ( global ) ambargo, ülkenin ve vatandaşlarının ekonomik anlamda zor günler yaşamasına neden olmuştu. Ülke, dönem dönem küçük grupların yürüyüşlerine, mitinglerine sahne oluyordu. Daha çok ekonomik düzelme ve daha fazla demokratik hak isteyen, demokratik söylemi olan bu gruplar, yönetimi değiştirmek istiyorlardı. Ulusal talepleri olan Kürtlerin de içinde olduğu bu grupların, “ kanlı bir devrim” düşleri, “güçleri” ve “silahları” yoktu.

Tunus’ta ki ekonomik buhrana karşı başlayan protestolar, diktatör Ben Ali’nin ülkeden kaçmasına, ardından Mısır’a sıçrayarak Mübarek’in devrilmesine, daha sonra da birçok ülkeyi etkisi altına alan bir döneme, “Arap Baharı” na sahne oldu. Arap Baharı genel itibariyle, kendiliğinden gelişen ve daha sonra da emperyalistlerce de desteklenen bir süreçti.

E-1

Mesela, Ürdün’de de, Suriye’de ki gibi, yürüyüş ve protestolar vardı. Ama Suriye gibi savaşa sürüklenen bir durum, ya da rejim değişikliği yaratmadı, hemen bastırıldı. Çünkü Ürdün Kralı Abdullah, tam bir Amerikan dostudur hatta bir numaralı dostudur. Bu yüzden, ABD veya diğer emperyalistlerce müdahale olmadı. Rejim değişikliği onların işine gelmezdi.

Suriye, bölgedeki en modern, batı uygarlığına en yakın yaşam tarzına sahip olmasına rağmen, tek adam diktatörlüğü ve baskı rejimi ile yönetilmekteydi. Sonuç olarak, Ortadoğu’daki diğer ülkelerden daha baskıcı, daha anti-demokratik ya da daha diktatoryal bir ülke değildi. Hatta bir Avrupalı ya da bir Amerikalı Ortadoğu’da yaşamak zorunda kalsa, belki değil mutlak ilk seçeneği Suriye olurdu.

Buradan yola çıkarak sorulması gereken soru Amerikan saldırganlığının asıl motivasyonu neydi?

Amerika’nın ilk başta rejim değişikliğini selamlamasının tek motivasyonu, Suriye’nin anti-İsrail duruşuydu. Yoksa Amerika’nın Alevi, Sünni, Şii sorunu ya da halkın ekonomik sıkıntı çekiyor olması veya rejimin baskıcı oluşu çok da umurunda değil.

Arap Baharı’ndan Suriye’nin de etkileneceği beklenen bir durumdu. İşte bahsettiğimiz miting ve yürüyüşler, birden CNN ve BBC gibi emperyalizmin borazanları tarafından, “Suriye de yürüyüşler başladı” haberleri ile gündeme oturmaya başladı. Esad, protesto yapanlara copla hatta silahla, çok sert müdahale etti. Sivil ölümler yaşandı.

Bu anti-Esad’çı grupların protestolara katılmaları meşruydu, demokratik talepleri vardı. Ancak, 2-3 hafta içerisinde, birden bire protesto yapanların sayıları, niteliği değişti. Aralarına kısmen Suriyeli, daha çok dış ülkelerden ithal edilen cihatçılar katıldı ve polisle çatışmaya başladılar. Dışarıdan gelen cihadist Çeçen, Arap, Ürdünlü, Somalili, Etiyopyalı, Tunuslu, Faslı gruplar, Suriye askerine karşı savaşmaya, karakolları basmaya, Alevi, Süryani, Hristiyan, Ermeni’leri hunharca katletmeye ve hatta Beşar Esad’a küfretmeyen Sünnilerin kafasını kesmeye başladılar.

Esad bu durumu akıllıca kendi lehine çevirdi ve bir iç savaş halinde olmadıklarını, tam tersine işgal altında olduklarını, vatan savunması yaptıklarını dile getirdi. Gerçekten de, böyle bir ortamda iç savaştan değil, işgal altına alınan bir ülkeden söz edilebilir.

Buraya kadar ki kısımda, sokak gösterilerinin nasıl nitelik değiştirdiğini, işin şeklinin hiç de iç savaş olmadığını, Arap baharından etkileneceği düşünülen Suriye’nin bir bahardan ziyade, çok daha farklı bir yola nasıl sürüklendiğini anlamaya çalıştık.

Peki, niye Suriye’ye müdahale var ve kimler, neden rejim değişikliği istiyor? Bu cihatçılar kim?

-2-

Amerika ve Emperyalist devletler, Anti-İsrail tutumu olan bir hükümet yerine, İsrail’e, Amerika’ya yüzünü dönen, daha demokratik bir rejim için, en güçlü grubu destekleyebilirlerdi.

Kim güçlüydü? Hangi gruba destek vererek Esad devrilebilirdi?

Suriye demokratları, hani şu protesto gösterileri yapanlar, ülkenin tahminen çok küçük kesimini oluşturuyordu ve bu küçük, güçsüz grup, işlerine yaramazdı. Daha güçlü gruplara ihtiyaçları vardı.

Yeterli güce sahip bir grup göremedikleri için, ılımlı Sünni cihadistlerden oluşan ÖSO’yu (Özgür Suriye Ordusu’nu – yani Ceş-ul Hur’u ) kurdular. Esad ordusundan kaçan generaller ve subaylar, yönetime karşı olanlar ve birçok ithal grup da ÖSO’ya katıldı. ( Örneğin, Türkiye’den katılan Sultan Murathan Tugayları gibi ithaller de dâhil ).

ÖSO ilk başta çok güçlüydü. Ürdün de ve Türkiye’de eğitilen grup, silahlarla donatılmış, hem finansal, hem propaganda ile de destek sağlanmıştı. .

Suudi Arabistan’ın motivasyonu ise, Alevi Şia’ya yakın, Nusayri dedikleri yönetimin yerine, Ehl-i Sünnet ( Vahabi ) devrimi yapılarak, Sünni ve daha dost bir iktidar istemeleridir. Elbette, tarihsel intikamlarının da burada göz önünde tutulması gerekiyor.

( Hz. Muhammed’in kâtibi olan ve ayetleri ezberleyen Muaviye’nin, Suudi kökenli oluşunu unutmadan, Emevi Devleti’ni ve dönemin Şam tarihini okumanızı öneririm.)

Araplar, Suriye’ye kendilerinin gibi bakıyorlar. Bu nedenle, dışarıdan Vahabi fikrine en yakın cihadistleri ( katil sürülerini ) Avrupa’dan toplayıp Suriye’ye gönderirken, içeriden de El Kaide’ye bağlı El-Nusra, Ahrar-u Şam, Cephetül-İslam gibi gruplara ve hatta ÖSO’ya da savaşçı göndererek destek verdiler. Suudi, Ürdün, Libya, Mısır, Tunus camilerinde cihat için hutbeler okuttular. ABD gibi, finansal ve propagandatif desteği de esirgemediler!

Savaş sahasında, anti-Esad’çı grupların ortak komuta merkezi yoktu. Her grup kendi bölgesinde hâkimiyet sağlamaya çalışıyordu.

Türkiye’nin bölgede ki çıkarı Suudi Arabistan’a benzese de, kısmen farklı. Ana motivasyonlarından birincisi, parçalanarak yerine kurulacak olan yeni Suriye de söz sahibi olmak ve elbette kurulacak yeni Suriye’de Kürtlerin güçlenmesini ve kurumsal kazanımlarını engellemek.

İkincisi ise, AKP döneminde diriltilen ve hayata geçirilen, Neo-Osmanlı hayalleri! Elbette, Sünni Türk Devlet anlayışının Suudi motivasyonla örtüşen yanı da vardı.

Hatırlayacaksınız ki, şöyle bir açıklamaları da oldu:

“Birkaç aya kalmaz, EMEVİ camisinde (Şam’da) namaz kılacağız!”

Şam da bir tane mi cami var? Niye özellikle EMEVİ Camisi? Eğer gerçekten Suriye düşseydi, muhtemelen Suudi Kralı ile Erdoğan, bir yanlarında Katar Emiri, diğer yanlarında Ürdün Kralı yarı İngiliz Abdullah’la bu camide en ön safta, zafer namazları kılacaklardı.

-3-

İŞİD’in devreye girmesi elbette beklenilmeyen bir durumdu. İŞİD (DAİŞ), Saddam ve Irak’ta ki radikal Sünnilerle, El Kaidenin birlikte olgunlaştırdıkları bir örgüt. Eski isimleri Devlet-ül İslam…

Irak’ta ki Şii ve ABD elindeki yönetime karşı olan İŞİD, Irak’ın en büyük ikinci şehri olan Musul’u işgal edip, merkez bankasına el koydu ve büyük finansal sağladı.

İŞİD, Musul’dan sonra Suriye’ye girerek, “ Bizde İslam Devleti istiyoruz, biz de Esad’a karşı savaşacağız” dedi.

İŞİD, İslam devletini kurmak üzere, önce Suriye’de ki çöl bölgesini işgal etti. Onlar için İslam Devleti’nin sınırları yoktu. Palmira, Deir ez-Zur’un ( Deyrezzor ) etrafını ve İdlib’i işgal etmeye başladı. İşte bu noktadan sonra, diğer radikal örgütlerle çelişkiler başladı.

El Kaide’nin El Nusra’sı bu duruma itiraz etti. Dava El Kaide’nin başındaki Dr. El- Zevahiri’ye götürüldü. Zevahiri, İŞİD’i haksız bularak tekfir etti. İŞİD’in Suriye’den çıkmasını, Irak’a dönerek ABD yönetimine karşı savaşmalarını istedi. El Bağdadi bu kararı tanımadığı gibi, kendisini İslam Halifesi ilan etti.

İŞİD gittikçe daha da barbarlaştı ve kendi anladığı şekliyle Müslümanlığı, insanlara yaşatmaya başladı. Her tarafı mahvetmeye, kafa kesmeye, Esad’ın askerlerini hunharca tankla üzerinden ezerek geçmeye, fidye istemeye, içi bomba yüklü kamyonları şehirlerde patlatıp canlı kalanları tek tek katletmeye, kendilerini kabul etmeyenlerin kafalarını kesip bunların kadınlarını da kendilerine helal görmeye, köle yapmaya ve daha nice korkunç yöntemlere başladı.

İŞİD’in en büyük özelliklerinden birisi de, medyayı çok profesyonelce kullanmasıydı. Bu işlerle ilgilenen profesyonel çalışanları olduğu biliniyor.

Yayınladıkları videolar ve savaş tarzlarıyla, insanların üzerinde bir korku furyası oluşurken, bu durum sadece rejim yanlılarının üzerinde değil, diğer cihadist gruplarda da endişeye ve korkuya yol açtı. İŞİD, Suriye’deki toprak kazanımlarının çoğunu Esad’la savaşarak değil, diğer gruplar tarafından daha önce zaten “kurtarılmış” bölgeleri zapt ederek sağladı.

Anlaşmalarının içeriğini tam bilmemekle birlikte, Suriye Kürtleri de, savaş başladığında, önce Esad’ın karşısında, emperyalistlerin yanında yer aldılar. Ki bu son derece meşru bir durumdu. Çünkü Kürt halkı birebir katliamla karşı karşıya kalmıştı. Kendi devleti, ordusu, uluslararası düzeyde meşruiyeti olmayan Kürt halkı mecburen, hayatta kalabilmek için bu tür bir ortak çalışma zeminini yaratmak zorundaydı. Suriye’de %20 civarında Kürt yaşadığı düşünülürse, elbette ki yapılacak bir rejim değişikliği onlarsız olmayacaktı. Onlar da plana dâhil oldular. Kürtlerin plandaki sorumlulukları daha çok, kendi topraklarını kurtarmak ve halkının can güvenliğini sağlamaktı.

Esad, bence çok akıllıca davranarak Kürtlerle savaşa girmedi ve Kürt şehirlerini, Afrin, Rojava ve Kobane’yi nerdeyse tek kurşun sıkmadan teslim etti. Ancak Kobane derhal İŞİD saldırısına uğradı ve Kürtler tarafından çok bedel ödenerek geri alındı. Kazanılan şehirlerden sonra, Kürtlerin motivasyonu biraz değişti.

ABD ve Türkiye destekli ÖSO ise, Hatay’ın etrafına, daha çok Lazkiye taraflarına saldırırken, El-Nusra ve Ahrar-u Şam, İdlib ve Halep’in büyük bir bölümünü ele geçirerek zaferler kazanmaya başladı.

Şimdi saldırılan şehirleri gözümüzde canlandırdığımızda, Suriye’nin neredeyse dört koldan işgale uğradığı, etrafının çevrildiği anlaşılabilir.

-4-

Tüm bunlar olup biterken, şimdiye kadar durumu sessizce izleyen Rusya, Çin ve İran, baktı ki, müttefik oldukları ülkelere Emperyalist Devletler yavaş yavaş yaklaşıyor, sıranın yavaş yavaş kendilerine gelmesine engel olmaları adına ortak bir karar aldılar.

Daha önce, Irak’a, Libya’ya, Mübarek’e ses çıkarmayan blok, ABD’nin ve diğer Emperyalist Devletlerin Birleşmiş Milletlere yapmış olduğu, “Suriye’ye silahlı işgal” önerisini veto etti. Durum böyle olunca ABD, her ne kadar Fransa, İngiltere, Suudi Arabistan, Almanya, Türkiye ve diğer Körfez Ülkeleri’nin desteğini alsa da, tam bir birlik sağlayamadığı için tek başına saldırmayı göze alamadı.

Kürtler ’in kendi bölgelerini aldıktan sonra, tutumlarının değiştiğini söylemiştik. Evet, Kürtler pragmatist davranıp, kendi bölgelerinde kalarak, gerek ÖSO’ya, gerekse diğer örgütlere, “bu şehirleri biz aldık, biz kurtardık, bizim bölgemize girmeyin” dedi.

Birleşmiş Milletlerin vetosuyla Suriye’ye giremeyen ABD, İŞİD’in katliamlarını bu sefer kendi ve Avrupa medyalarında anti propaganda olarak kullanmaya başladı. Durumu fırsata çevirmek için, kamuoyunda, “Esad gidince yerine iŞİD’li barbarların geleceği” ve “hava müdahalesi gerektiği” algısı oluşturmaya başladı.

Mesela, medyada İŞİD’in köle pazarları ya da kafa kesmeleri çok konuşuldu. El-Nusra, Ahrar-u Şam da kafa kesiyordu ama bu sahaya yeni katılan oyuncu, çok daha abartılıydı, çok daha profesyoneldi. Türkiye iktidarına göre ise, “öfkeden bir araya gelmiş gençlik” ti.

Yine örnek verecek olursak, Charlie Hebdo saldırısı ya da İngiltere’de sokak ortasında askerin kafasının kesilmesi tüm gözleri İŞİD’e çevirdi. Yani İŞİD tehlikesi onlar için bir fırsata dönüştü.

Tüm emperyalist devletler , “artık şimdi müdahale edilmeli” kıvamına gelmişti. Hava müdahalesinin Suriye’ye değil, İŞİD’e olduğunu unutmayalım. Hanii BM kararlarından dolayı!

ABD’nin planı, oradaki hava operasyonunun genişletilip, daha sonra kara harekâtına dönüştürülmesi, Türkiye’nin istediği tampon bölgenin kurulması, sadece İŞİD’in değil Esad’ın da devrilmesiydi.

Hatta Obama bir konuşmasında, “ Suriye eğer kimyasal silah kullanırsa, kara harekâtı yapacağız, bu kırmızı çizgimizdir” dedi ve ne hikmetse, bu açıklamadan kısa bir süre sonra, belki de 1 ay kadar sonra, Şam yakınlarında kimyasal silah kullanıldı.

Özellikle Arabistan, kimyasal silah kullanılmış olmasına çok sevindi. ABD ve batı medyası kimyasal silah için direk Esad’ı suçlarken, Rusya kanıt istedi. “Kanıt yoksa kara harekâtı yapamazsınız” dedi.

Ancak kimin kimyasal silah kullandığı net olarak açıklanamadı, kanıtlanamadı. Benim kanımca Esad, ABD’nin böyle bir açıklamasından hemen sonra kimyasal silah kullanıp, kendi ayağına sıkmış olamaz. Mantık dışı.

Rusya Dışişleri bakanı Sergey Lavrov , ABD Dışişleri Bakanı John Forbes Kerry’i arayarak, Suriye’deki bütün kimyasal silah depolarının BM tarafından tespit, kontrol ve muhafaza edilmesine Suriye rejiminin onay verebileceğini taahhüt etmesiyle, Amerika saldırmaktan vazgeçti. Böylelikle Esad, kimyasal silah olayını ucuz atlattı diyebiliriz.

-5-

ABD, İngiltere, Türkiye, Fransa, Suudi Arabistan ve Almanya’nın da lojistik desteğiyle hava saldırılarına başlandı.

Rusya , “müdahale de sıkıntı yok, biz de İŞİD ve terör örgütlerine karşı yardımcı olacağız, hava harekâtı yapacağız” dedi.

Rusya, “emperyalist ülkelerin bir süredir bombalıyoruz dedikleri bölgelerin çöl olduğunu, İŞİD’in uzun kamyon konvoylarıyla oradan geçtiğini ama her nedense bir türlü vurulamadığını, bu işin nasıl yapılacağını göstereceklerini” söyleyerek, büyük bir hava saldırısına başladı. Rus Genel Kurmayı, ılımlıların olduğu yerlerin koordinatlarını istedi. Koordinatları alabilseler oralarda şiddet yaşanmayacak, hava saldırısı yapılmayacak. Ama ne hikmetse, o ılımlıların koordinatları bir türlü gelmedi. Mesela Kürtler dedi ki, “biz buradayız, bizi bombalama”. Bombalanmadılar. Rusya, kendi uydu görüntülerine göre tespit ettiği tüm terör örgütlerini bombalamaya başladı.

İŞİD geriledi, El-Nusra geriledi, hani o ılımlı ÖSO’cular var ya, Suriye askerinin göğsünü yarıp, kalbini çıkarıp yiyen ılımlı, moderat ÖSO’cular!… Paramparça oldular.

ÖSO’ya verilen silahlar El-Nusra’nin eline geçti ve kaçamayan ÖSO’cuları öldürdüler. CIA tarafından, Türkiye’de eğitilip donatılarak Suriye’ye gönderilen 200-300 civarındaki savaşçı da, silahlarıyla El-Nusra’ya katıldı. El-Nusra akıllıca davranıp ÖSO’yu komple bitirmiyor, çünkü ÖSO’ya gelen tüm finansal ve silah desteğine el koyuyor. ÖSO’nun olduğu her yerde el-Nusra’nın hâkimiyeti başladı. Küçük gruplar arasında çıkan çatışmalarda El-Nusra hakemlik yapmaya başladı. Yavaş yavaş batı Suriye’yi kompleye yakın ele geçirdi.

Rusya, grupları bombalarken, Türkiye, Rusya’nın teröristleri değil, ılımlıları vurduklarını açıkladı. Rusya da, ılımlıların koordinatlarını, cismini, ismini istedi. Türkiye, “yok veremeyiz, siz orayı da bombalarsınız” diyerek, bilgi vermedi.

Rusya İŞİD konvoylarını tespit edip, yaklaşık 300-400 kadar kamyonu havaya uçurdu ve Türkiye derhal uçuşa yasak tampon bölge kurulmasının zorunluluğunu dile getirdi. Konvoylar havaya uçtu diye, Türkiye deyim yerindeyse, kan ağladı, kan!

Rusya da diyor ki,

-Biz kime karşı savaşıyoruz?

– Teröristlere karşı.

– Kim bunlar?

– Ahrar-u Şam, El-Nusra ve İŞİD.

– İyi de bu örgütlerin uçağı var mı?

-Yok !!

Rusya, devamla bu örgütlerin uçakları varsa uçuşa yasak bölge yapılmasına karşı olmadıklarını söyledi. Hatta bir ara Türkiye ve Suudi kökenli söylentiler çıktı, “İŞİD’in uçağı varmış, uçabiliyorlarmış” diye. Sırf bu tampon bölge içindi işte bunlar…

Adama gülerler! Bayağı bir gülerler….

Şimdiye kadar Çin’den çok az bahsettik. Aslında Çin’in de önemli bir rolü var. Çin, baştan beri Esad’ın meşru bir lider olduğunu, oraya kesinlikle askeri bir müdahalenin olamayacağını, orada ne olacağına Suriye halkının kendisinin karar vereceğini söyledi.

Çinliler hava saldırıları başladığında, bir uçak gemisi gönderdi. Rusya manevi anlamda elbette bundan büyük güç aldı. Çin kısaca, “beni yerimden kaldırma, ben oraya uçak gemimi gönderiyorum, gücün yetiyorsa buradayım, gel vur” sinyali verirken bir de “ bu uçak gemisinin koalisyon güçlere, yani terörle mücadele eden herkese destek vereceğini” açıkladı. Yani bu ne demek, hem Rusya’ya, hem ABD’ye destek demek…

İran ise direk savaş sahasında. Çünkü İran ve Suriye arasında özel anlaşmalar var. İran Suriye ile ,Rusya ve Çin den farklı olarak mezhepsel yakınlıktan dolayı özel bir dostluk içindedir. İran’ın özel devrim muhafızları, Suriye de, anti-Esad’çılara ve terör örgütlerine karşı ciddi operasyonlar yaptı ve ciddi kayıpları oldu.

Suriye’ye, aslında ilk olarak yani Çin’den, Rusya’dan önce Lübnan Hizbullah’ının desteği oldu ve hatta çok stratejik bir şehir olan El Kuseyr’i aldı. Hizbullah Şii lideri Hasan Nasrallah, “Suriye’ye ben de dâhil hepimiz gideriz”, diyerek safını belli etti. Lübnan Hizbullah’ının, nedense İŞİD’e karşı savaştığından kimse bahsetmedi, neden acaba? Aslında “neden?” demek yanlış olur. Hizbullah, terörist organizasyonu tabii! İsrail’in kurulduktan sonraki tek ve ilk yenilgisi olan, tanklarıyla toplarıyla kaçtıkları, güney Lübnan acısını (-Hizbullah’ın büyük zaferini ) unutmamışa benziyorlar. J

Savaşın üzerinden 5 yıl geçtikten sonra, devletler baktılar ki, karşılıklı ablukaya alınan şehirlerde açlığa karşı da savaşmak zorunda kalan insanlara, yardımlar ya ulaşmıyor ya da örgütlerin eline geçiyor.

ABD ve Rusya’nın öncülüğü ve Birleşmiş Milletlerin de desteğiyle, 27 Şubat 2016’da ateşkes imzalandı. İŞİD ve El-Nusra ateşkesin dışında bırakılırken, ateşkesin en göze çarpan kısmı, Emperyalist devletlerin tekrar Esad’la masaya oturmak zorunda kalmalarıydı.

12.04.2016 / Hamburg

About Ebru Özdemir

Ebru Özdemir

Check Also

ŞİMDİ UMUTLARIMI BİRİKTİRDİĞİM YERDESİN HAMBURG…

Sevgili günlük Sen bilmezsin, Hamburg’dan G-20 zirvesi diye bir zırvalık geldi geçti. Zirve öncesi tüm …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir