Çarşamba , 20 Haziran 2018
Home » Yorum » TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMÜN SANCILARI VE MUHARREM İNCE SENDROMU

TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMÜN SANCILARI VE MUHARREM İNCE SENDROMU

Hasan Oğuz

Seçim sürecini yakından izliyorum. Partilerin ve adayların söylemlerini ve programsal düşüncelerini anlamaya çalışıyorum. İktidar bloku ciddi düzeyde yıprandı. Öyle ki kendisini savunmaya çekti. Halk desteğini de yarı yarıya kaybetti denilebilir. Ancak hala gücünü koruyor. Çünkü güç ve otorite iktidarın elinde. Bir yandan büyük bir halk kesimi iktidar olanaklarından ve gücünden nemalanıyor. Dolayısıyla bu güç, otoriter yapıyla birleşince olası imkanları kaybetmemek için desteğini sürdürüyor. İktidardaki yolsuzluk aynı düzeyde halk içindeki yolsuzluğu da meşru kılıyor. Çünkü halkın önemli bir kısmı da yolsuzluğun ve hırsızlığın doğal bileşkeni oldu. İşte bu nedenlerle AKP hükümetine desteğe dönüşüyor. Diğer yandan ise, kelimenin gerçek anlamıyla, dinin uyuşturucu (afyonlaştırılmış) etkisinin ve yönlendirilmesinin toplumdaki gücüdür. Halkın bir kısmının okuması şöyledir; bu iktidar bizimdir ve onunla birlikte gerçek anlamda hem dinimi yaşıyorum hem de yolumu buluyorum… bu okuma ekonomideki kötüleşmenin, anti demokratik uygulamaların, içte ve dışta savaş sürecini sorgulamanın engeli olmaya devam ediyor. Bu kötü gidiş, din haşhaşını içen bir kesim ahalinin umurunda değil. Adeta afyon etkisi yaratmış gibi…varsa yoksa din, iman, camii ve türban…

Bilimden uzaklaşan ve aklını yitiren, arkaik bir toplumsal varoluşla karşı karşıyayız.

Burjuva demokratik muhalafet ise, nihayet AKP’nin din üzerinden toplumu geren saldırganlığına karşı ortak bir muhalefet bloku ile yanıt ürebildi. HDP’nin dışta tutulması, muhalefetin topal ayaklı olduğunu göstermiş olsa bile yine de belli bir aşamaya işaret eder. Muharrem İnce, yürütülen yoğun kampanyalarda etkili oluyor. Büyük kalabalıkları topluyor. Bu propogandanın etkisi, hatta milyonlarca kitlenin coşkusu, tek başına ne AKP ve Erdoğan karşıtlığından kaynaklanıyor ne de ciddiye alınacak projeler nedeniyle oluyor değil. Evet, İnce’nin özel bir rolünü görmezden gelemeyiz. Ama bu rol yine de sınırlı nitelik taşıyor. Sonuçta muhalefetin önemli iki lideri Akşener ile İnce’nin programlarının sistemi aşan önermeler olmadığı açık.

Ancak Erdoğan ve çevresi o kadar yıkıma, toplumsal çatışmaya ve gerilimlere neden oldu ki, ne olursa olsun ve kim gelirse gelsin bu iktidardan kurtulmanın gerekliliği adeta kurtuluşun mihenk taşına dönüştü. Toplumdaki her baskı kendi karşıtını üretmeden yoluna devam edemezdi, etmedi. Tarihin tanıklığı bize bunu söylüyor. Bu bakımdan muhalefet bloku, zorunlu bir birlik olarak tarih sahnesine çıktı veya çıkmak zorunda kaldı.

Bildiğimiz bir gerçek var. Muhalefet bloku, iktidar blokuna karşı, ”cumhuriyetçi-parlamenter” anlayışa dayanan ve eski Türkiye’ye geri dönüş anlamına gelen restorasyon sürecini yeniden inşa etmek istiyor. Yani cumhuriyeti yeniden eski yörüngesine getireceğim, ayakları üzerine kuracağım ve yeniden reorganize edeceğim diyor. Bu sorunu özel olarak aşağıda ele alacağım.

YENİ BİR LİDER; MUHARREM İNCE

Bu bakımdan Muharrem İnce’ye özel yer ayırmak gerekebilir. İnce, hem iyi bir hatip, propagandist hem de Erdoğan’a karşı sünni kökenli bir müslüman olarak dinsel dışlamayı kendi lehine çevirebilen iyi bir isim. En temel tezi de çatışmayı ortadan kaldırmak, huzur getirmek ve toplumu barıştırmak olarak sunuyor. Kuşkusuz gençlere özel yer ayırması, eğitim gibi paramparça edilmiş bir alanı dikkatlice öne çıkarması, ekonomide Arge başta olmak üzere yeni teknolojilere yatırım sözleri vb. oldukça toplumda getirisi olan söylemlere dönüşüyor. Ancak hangi söylem olursa olsun, İnce’nin toplumda ciddi yankı uyandırması, sadece onun iyi bir hatip olmasından veya önermelerinden kaynaklanmıyor. Elbette onların da bir düzeye kadar etkisi yok sayılamaz. Ancak asıl mesele yerkürenin derinliklerde kırılan büyük bir fay hattının dalga kıran rolüdür. Denizin derinliklerinden gelen fokurdamaların su yüzüne ses dalgalarıyla ulaşması bir büyük sarsıntıyı gösteriyor. İşte bu gelişmeyi İnce iyi okudu ve iyi kullandı, kullanıyor.

Geçenlerde bir yerlerde okumuştum. Chris Marker adlı bir Fransız belgeselci hazırladığı “Cuba Si” adlı belgeseli nedeniyle 1961 yılında Fidel Castro’ya şöyle bir soru sormuş:

”Fidel Castro nasıl olunur?

Fidel, konuğunun ülkesinden bir örnekle, kendine yakışan güzellikte soruyu şöyle yanıtlıyordu:

-Fransa’da her zaman birçok Marat, Danton, Robespierre doğar. Ama belirli bir zamanda, krallık feodal düzenle birlikte yıkılırken, tarihin dönüm anında doğan Marat, Danton, Robespierre; Marat, Danton ve Robespierre olurlar.

Demek ki toplumsal koşullar bir araya geldiğinde, toplum gerçekten bir dönüşümü gerçekleştirmenin eşiğine gelmiş bulunduğu sırada, politikacılar arasından biri sıyrılıp öne çıkıyor, topluluklara ümit aşılıyor ve onları peşi sıra sürükleyerek değişimin gerçekleşmesinin önünü açıyor.”

Fidel’in bu belirlemesi oldukça önemli Marksist bir analizdir. Peki ama bu benzetme İnce’ye uyar mı? Elbette hayır. Ne İnce, bir Marat veya Robespierre olabilir ne de Türkiye padişahlıktan/krallıktan feodal bir düzene veya feodal düzenden kapitalist bir düzene geçerken toplumsal altüstlükler yaşanıyor. Bunlar büyük oranda aşıldı. Yani Türkiye’de bir toplumsal devrim süreci yaşanmıyor. Kısacası İnce, ne yeni bir toplumsal devrim sürecinin çocuğudur ne de bu sürecin içinden çıkarak gelen bir liderdir. Bu açık.

Yine de kaba da olsa bazı benzerliklerden bahsedemez miyiz? Elbette edebilriiz. Hepimiz biliyoruz ki, M. İnce, oldukça gerilimli bir fay hattında ortaya çıktı. Yani toplumda öyle bir baskı ve sıkışma vardı ki, adeta denize düşen yılana sarılır misali İnce bir kurtuluş olarak görüldü. Bunun iki nedeni vardı; ilki, iktidar bloku aşırı bir baskı ve dışlama politikaları ile toplumdaki çatışmanın temellerini oldukça gerdi ve artırdı. İkincisi de, Erdoğan’ın ”parlamenter demokratik cumhuriyet”ten, dine dayanarak ve arkaik öğeleri öne çıkararak faşist bir başkanlık sistemini inşaya yöneldi. Bu durumda geleneksel olarak toplum, hem yaşam şeklini ve tercihini tehlike olarak gördü hem de bunu cumhuriyetin yapısında ciddi bir yıkım olarak algıladı. Bu korku ve umutsuzluk koşullarında doğdu İnce. Bu bakımdan hemen bütün farklı sınıf ve öğeleri, bu yeni önderlik ve söylem çerçevesinde birleştirdi, en azından bu yolda azımsanmayacak oranda ilerleme sağladı. Bu anlamda iktidar blokunun sözcüsü olan Erdoğan’a karşı muhalefetin sözcüsü olarak doğdu. Camilerin burçlarına kurulan süngüler, bu sefer alanlara kurulan söz abidelerinin süngüleri karşısında buzdan yapılmış süngüler gibi eridi, erimeye devam ediyor. Erdoğan’ın kendisi, adeta bir söz ustasının doğuşuyla sendeledi ve sarsıldı. En bayağı düzeye savruldu ve yalana dayanan bütün savunma mekanizmaları bir bir yıkıldı.

TOPLUMUM AYRIŞMASININ SONUÇLARI VE 24 HAZİRAN SEÇİMLERİ

Ancak üzerinde durulması gereken nokta şu; toplum öyle bir şekilde paramarça edildi ki; din bağlamından haraketle kutuplaşma bir düşmanlık düzeyine sıçradı. Toplumun bütün hücreleri onulmaz bir hastalıkla sarsıldı. Karşıt kutupların keskinliği, eğitim başta olmak üzere toplumun bütün hayat damarlarının yıkımı, adam kayırmacılık, baskı ve şiddet, toplumun en barışçı kesimleri olan kurumlarının başında gelen akademisyen ve öğretmenlere karşı tutuklama veya görevlerine son verme, hukuk normlarının toptan yok edilmesi, ekonominin dibe vurması, döviz kurunun ve faizlerin olağanüstü artışı, artan enflasyon ve daha sayamacağımız birçok neden, toplumsal koşulların hem yıkıcı noktasını hem de yeni araç ve imkanlarla toplumsal karşı çıkışın olanaklarını, imkanlarını gösterdi, ortaya çıkardı. Böyle koşullarda 24 Haziran seçimleri, bir araç, bir olanak ve bir imkan olarak devreye girdi. İktidar bloku yeni bir şok dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Öyle sanıyorum ki hem seçimleri erkene almaları (baskın seçimi) hem de MHP ile bir ‘Cumhur İttifakı’ içinde olmaları büyük bir pişmanlığın ve yanılgının adresi olarak okunmaya başlandı. İktidar blokunda sıkışma ve it dalaşı giderek artmaya, ayaklarındaki toprak kaymaya başladı.

Toplum hücrelerine kadar parçalanmıştı, bu durum elektirikteki artı eksi kutupları gibi bölünmüş bir gerçeği gösteriyordu. Bölünme sadece bir bölünme değildi. Merkez iktidar blokunun kendisinden olmayan herkese, hatta bu düzenin tarihsel anlamda destek odakları olan sağ partilere, faşist kanattan gelen İyi Parti gibi devletin has destek güçlerine, ulusalcı ve kemalist devletçi organizelere, bazı dinci ve gerici islami güçlere (Saadet partisi örneği gibi) bile karşı oluşu (elbette demokrasi güçlerini, solu, Kürt halkını, Alevileri vb. saymıyorum), toplumsal alanın ortadan büyük bir fay hattıyla yarıldığını gösterdi. Bütün medyanın pompalamalarına ve devletin tüm olanaklarını kullanmalarına karşın, çatırdayarak ortaya çıkan sesin, Çankaya tepelerinden veya Beştepe Sarayı’nın burçlarından yankılanarak duyulması, çözülmenin, dökülmenin ve korkunun ayak sesleri olduğunu gösterdi.

İnce ve diğerleri bu sese ne kadar kulak verecekler ve ileriye doğru nasıl atılacaklardır? Bunu ne kadar başarabileceklerdir? Bu konuda olumlu düşünmek için oldukça erkendir. Kuşkusuz olumsuz olan şüphemizin nesnel temelleri vardır. Elbette İnce’den ne Marat ne de bir Robespierre çıkmayacaktır demiştim ama en azından Salvador Allende gibi direnebilme yürekliliği gösterebilecek midir? Şili süreci kuşkusuz farklı bir süreçtir. Farklı olsa bile ortak temel seçimle yönetime gelmiş olmasıdır. Peki ama Marksist Allende’yi, askeri bir darbe ile deviren faşist cuntaya karşı halkın özgür iradesini savunarak ve çarpışarak ölmesi İnce’ye yol gösterebilir mi? En azından düşünsel ve pratik anlamda esin kaynağı olabilir mi? Doğrusu sanmıyorum. İnce’den bir Allende çıkmaz, bunu biliyorum sadece.

Yine de bazı noktalar üzerine düşünmeye değer. Diyelim ki 24 Haziran cumhurbaşkanlığı seçmini ikinci turda İnce kazandı. Ama Erdoğan ve ekibinin hileyle, hurdayla, oyunla yeniden seçimleri kazandığını varsayalım. Peki bu durumda İnce, halkı direnişe, sokakalara, sivil itaatsizlik eylemlerine çağırabilecek midir? Doğrusu pek sanmıyorum. Bunun olmayacağını biliyorum ve anlıyorum. Bir sosyal demokrat liderden bu yüreklilik çıkmaz, çıkamaz, bunu tarihsel olarak biliyoruz. Elbette bu düşüncem nedensiz değildir. Çünkü İnce, hem politik ve ideolojik olarak bir devlet ve sistem partisinden geliyor hem de tarih bize gösteriyor ki, hiçbir sosyal demokrat liderin halkın önünde yürüyerek demokrasi ve özgürlükler kavgasının öncüsü olmadı. Bildiğim tek bir örnek de yok.

Biliyoruz ki şimdiden iki cephe ve iki blok oluştu. Kuşku yok ki bu bloklaşmalar, emek sermaya karşıtlığına dayanan bir bloklaşma olarak okunamaz. Ama yine de buradan birşeyi okuyabiliriz; AKP ve Erdoğan’a karşı şimdiden geniş bir halk bloklaşmasının oluşması gerçek bir doğrdur. Bu bir halk insiyatifidir. Bunun anlamı şıudur; şimdi blok partilerini aşan, bir halk muhalefeti anlamına gelen ve tabandan yükselen ortak bir cephenin fiili olarak yaratılmış olması gerçeğinden bahsediyorum. O halde bu halk blokunu harakete geçirecek bir manivileye gereksinim duyulmaktadır, duyulacaktır. Bunu CHP veya diğer ‘Millet ittifakı’ partiler yapabilir mi, ne kadar yapabilir? İşte kritik soru budur.

Onun için kısa bir dönem öncesi tarihimizde yaşanan Gezi ayaklanmasına yeniden bakmak öğretici olabilir. Tarih bize, hangi dersleri okumamıza neden olduğunu, başka bir deyişle doğruların ve yanlışlıkların neler olduğunu göstermekle kalmadı, aynı şekilde bütün bunları yeniden öğrememize de vesile oldu.

GEZİ AYAKLANMASI, MUHALİF BLOK VE SEÇİMLER

Herşeyden önce Gezi ayaklanması bir seçim sürecinde veya bir seçim aracı nedeniyle ortaya çıkmadı. Ama büyük bir toplumsal kalkışma olarak tarihe geçti. Ancak 24 Haziran seçimleri dışında, yakın tarihimizde yapılmış olan seçimlerin hemen tümünde, bir halk oylaması olan seçimler, yeni bir toplumsal arayışın ve değişim talebinin aracı olmadı. 7 Haziran seçimleri kısmen böyle olsa bile 24 Haziran’ın ulaştığı büyüklük ve derinlikte olduğu söylenemez. Şimdiki süreç farklı tonlar taşısa da belki bazı noktalardan Gezi ayaklanmasıyla kıyaslayabiliriz. Bu iki tarihsel olayın ortak özelliği, toplumsal değişim sürecinin arayışı, büyüklüğü ve derinliği bakımından öne çıkmış olmasıdır. 24 Haziran seçimler sürecini Geziyle kıyasladığımızda; burada 2018 muhalif haraketinin hem geri özelliklerini görebiliriz hem de bazı bakımlardan (özellikle sistem içi de olsa seçimler aracılığıyla somut bir hükümet değişimini sağlama bağlamında) ‘ileri özelliklerini’ birlikte okuyabiliriz. Burada ileri özellikler dediğim noktayı özellikle tırnak içine alıyorum. Dikkat buyurun.

Önce Gezi ayaklanması üzerinde biraz duralım. Gezi de somut bir iktidar değişimi/hedefi anlamında bir planma yoktu. Nitekim ağırlıkla haraket kendi öznel yapısından kopup gelmişti. Yönetime tepki ve itirazının özü, sıkışmış bir toplum kesiminin özgürlük talepleriydi. En önemlisi de, yakıcı ola bu özgürlükler talebinin AKP iktidarına karşı açıktan yükselmesi ve bütün ülkenin toplumsal hücrelerine sirayet eden büyük bir kalkışma anlamına geliyordu. Ve haraket bütün ülkede yaygın bir toplumsal haraket olarak hem daha sarsıcı hem de devrimci araçları kullanması nedeniyle daha devrimci bir öze dayanıyordu. Bu haraketin en büyük açmazı, somut bir plana göre haraket eden bir iktidar hedefinin olmayışıydı. İktidara karşı olmak ile bir plan dahilinde iktidarı hedeflemek iki ayrı konumlanıştır. Bu anlamda daha önemlisi kendiliğinden yükselen halk ayaklanmasını örgütleyecek öncü bir gücün yokluğuydu. Zamanla haraketin tavsaması, bunun reformcu güçler tarafından geriletilmiş olması tarihin bize bıraktığı bir açmazı göstermişti. Burada ikili oynayan ve barış sürecine zarar gelir düşüncesiyle tarafsız kalan örgütlü Kürt siyasi haraketinin günahlarını belirtip geçebiliriz. Şimdilik konumuz bu değil.

Devam edelim. Su ve ekmek kadar hayati olan politik önderlikten yoksunluk, yenilginin de temel öznelerinden birisiydi. Özellikle bunun altını çizdim, çiziyorum. Gezi de uzun süre sıkıştırılmış ağır baskı politikaları ve birikmiş olan özgürlükler talebi, şimdi bir başka araç ile yeniden ortaya çıkmıştır. Bu sefer daha geriden başlamış olsa da kitle eylemleri her zaman bir öncekinin karakterini ve özelliklerini motomot olarak takip etmez. Halk haraketleri bilinçli bir örgüt gibi olgunlaşmasını bekleyen, kendi deneyimlerinin birikimiyle oluşan kendinden bilinçle de olsa (kendisi için bilince göre geri bilinç de diyebileceğimiz) koşulları iyi okuyan ve öngörüsü yüksek kitle eylemleridir. Elbette bütün kitle eylemleri aynı duyguyla ve aynı biçimde yol almaz. Yine de fırsatları değerlendirir ve olanak bulduğu ortamda en uygun tepkiyle yeniden açığa çıkar. Bu bakımdan dediğim gibi halk ve sınıf eylemleri bir bakıma öngörüleri olan ve sürecin birikmini, olgunlaşmasını, fırsatını bekleyen ve zamanı geldiğinde ortaya çıkan haraketlerdir. Ne yazık ki bu sorunu bile sosyalistlerimiz at gözlükleriyle okumuşlardır her zaman. Konumuz değildir ama kitle ve sınıf haraketlerinin kendiliğindecilik süreçlerini doğru analiz eden bir sosyalizmden ne yazık ki hala bahsedemiyoruz. Oysa bu alan başlıca ele alınması gereken kritik bir süreçtir.

Gezi ayaklanması nihayet bu ülkenin demokrasi güçleri ile sisteme payanda olan ulusalcı-devletçi güçler dahil dinci kesimi olan AKP ile arasında geçmişti. Bir yanıyla bölünme sınıfsal bir öze dayanıyordu. Bu sınıfsal itiraz ve bu itirazın bir ayaklanma biçimine bürünmesi, geleceğimiz için çok büyük bir değer taşımaktaydı. Yalın bir sınıf karşıtlığından bahsetmiyorum elbette. Sonuçta Gezi ayaklanması sınıf mücadelesinin 21 yüzyılda aldığı yeni bir biçimiydi. Zaten ayaklanan kesimlerin % 95’inden fazlası beyaz veya mavi yakalı emekçilerdi. İçinde küçük ve orta ölçekte sermaye çevrelerinin varlığını da yok sayamayız.

Şimdi hem bölünmenin hem de değişim talebinin kapsamı Gezi’deki gibi oldukça daha geniş bir alana yayılan, içinde değişik toplumsal sınıfların da olduğu bir öz taşıyor. İlkinde haraket devrimci bir öz taşıyordu, kullanılan dil, atılan sloganlar ve kullanılan araçlar bunu gösteriyordu. ikincisin de ise reformcu bir değişim sürecinden bahsedebiliriz. Ancak 24 Haziran sürecindeki değişim her ne kadar sistem içi bir değişim, bu anlamda reformcu bir süreç olsa da, toplumsal yapının değişim isteği, özgürlükler talebi, ekonomiden eğitime kadar her alanda ilerici taleplerin öne çıkması, bu bakımdan iktidarın değiştirilmesine ilişkin ana talep vb. bütün bunlar aşağıdan gelen dip dalgasının ‘devrimci’ özünü gösteriyor. Taleplerdeki özgürlük isteği, yani halkın devrimci taleplerinin tümü, belki Gezi’de kullanılan devrimci araçlarla sürdürülmüyor, bu sefer seçimler aracılığıyla yükseliyor. Ama yine de talep ve isteklerin tümü devrimci bir öz taşıyor. Kürt sorununun çözümü de dahil olmak üzere.

En nihayetinde toplumun, faşist bir karakter taşıyan AKP ve Recep diktatörlüğünden kurtulma isteği sadece bir hükümet değişimi anlamına gelmiyor. Yıkıcı ve faşist bir otoriter yapıdan ‘burjuva parlamanter’ bir yapıya geçiş, yani eski Türkiye’ye dönüş anlamında yeni bir restorasyon süreci, toplumsal değişim açısından tarihsel önemdedir. Bunu kavramak önemlidir. Çünkü bu seçim süreci ya islami bir faşist barbarlığa, başka bir deyişle faşist iktidar yapısının kurumsallaşmasına onay verecektir ya da bir önceki süreç olan ‘burjuva parlamenter’ sürecin geçişine… Kuşkusuz her ikisi de stratejik anlamda halk düşmanı yönetimlerdir. Ama işçi sınıfının mücadelesinin ilerlemesi bakımından iki kötü tercihten birisi olan ikincisini seçmek durumunda kalmamız sadece tarihin bize oynadığı bir cilvedir. Bunun asıl nedeni de, modern işçi sınıfı haraketinin niteliksel geriliği ve sosyalist haraketin dibe vurduğu koşulların yarattığı açmazlarda okunabilir. Lenin’in verdiği örnek gibidir adeta yaşadığımız süreç; bir ormanda haydutların yolumuzu kestğini düşünelim. Elimizde kendimizi savunacak hiçbir araç yoksa ya öleceksiniz ya da elinizde ne var ne yoksa istediklerini verecek canınızı kurtaracaksınız. Bu durumda ne yapacaksınız? Elbette der, ikincisini verip canınızı kurtarmaktır. Devrimci sosyalist haraket güçlü olsaydı, yükselen bir işçi sınıfı haraketi olarak iktidar alternatifi olabilseydi, bu durumda en doğru yol, seçimleri de aşan devrimci bir klalkışmayı örgütlemek ve devrimci bir ayaklanma çağrısında bulunmaktı. Boykot taktiği de böyle bir durumda anlamlı olurdu. Ama durum böyle değil.

İŞÇİ SINIFI VE EMEKÇİLERİN ÇIKARI, AKP HÜKÜMETİNİ YIKMAKTIR

16 yıllık Erdoğan rejimi karşı devrimci bir süreçti. 2002 de hükümet olarak yönetime geçen AKP, yıkıcı olan birleştirici bir önderlik ile iktidar olmaya muktedir oldu ve geleneksel yapıyı yıktı. Cumhuriyet dönemi olarak bilinen oligarşik yapı, ne kadar sözde bir parlamenter sistem olsa da, o olgarşik yapı, tarihinde ilk defa yeni bir dönüşüm ile yeni bir islami otokratik yapıya dönüştürüldü. Her iki yapının da işçi sınıfı ve emekçiler açısından temelde / özde bir farkı olmasa da, AKP ve Erdoğan dönemi, kapsamı, ideolojik ve politik etkisi ve büyük bir kültürel yıkımı (özellikle dinsel ideolojik referans bakımından), önceki döneme göre daha parçalayıcı, agresif, kışkırtıcı ve yıkıcı özellikleriyle faşist bir urun toplumun hücrelerini bir hastalık olarak kemirmişti. Adeta kanser hastalığı metastaslaşarak bütün vücudu zehirlemişti. Toplumsal bütün dokular şimdi bu zehirli hücrelerin etkisinden hangi anti kor reçetelerle kurtulacaktır? Tartışma budur.

Muhalefet bloku, yukarda belirttiğim gibi aşağı yukarı bütün sınıf ve katmanları içine almıştır. En garibi bu bloklaşmada ilerici sınıflar, ezilen etnik kimlikler, eski devletin kontra yapıları, faşist yapıların bazı özneleri ve komünistler de yer almışlardır bu muhalafet blokunda. Aslında bilinen ”Millet ittifakı’ ile sınırlı olan bir bloklaşma değildir bu. Muhalefet haraketinin kapsamı partileri aşan bir boyutu ve önemi göstermiştir. AKP karşıtı ve onun dayanağı olan toplumsal kesimler dışında bütün toplumun değişim isteğini gösteren bir muhalafet haraketi doğmuştur. Muharrem İnce şahsında giderek çekim merkezi olan blok, sadece partilere dayanan bir toplumsal çekim merkezi değildir. Ciddi bir karşılığı olan toplumsal bir istek ve talepler üzerine oturmuştur sistem içi muhalefet. HDP de bu alanın ve çekim merkezinin içindedir.

Muhalefet blokunun başarısı olacaksa, bunun bir tek nedeni vardır; tüm toplumu islami cendere içine alan faşist bir haraketin geriletilmesini gerçekleştirmektir. Devrimci sınıfların ve değişik toplumsal yapıların nefes almasının sağlanması, sınırlı ve göreceli de olsa yeniden laik eğitime dönülmesi, propoganda alanı ile örgütlenme sürecinin önünün açılması ve sıkışmış cendereden kurtulmak olarak anlayabiliriz.

14 Haziran 2018

About Hasan Oğuz

Hasan Oğuz

Check Also

1934 ALMANYA REFERANDUMUNDAN TÜRKİYE 2017 REFERANDUMUNA

Hasan Oğuz Faşizme ramak kala….. Boykot düşünen arkadaşlara nedenlerini açıklayın diyen kısa bir not yazmıştım. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir