Pazar , 16 Aralık 2018
Home » Yorum » SOSYALİST SOL’UN YÜZYILLIK KRİZİ VE SEÇİMLER

SOSYALİST SOL’UN YÜZYILLIK KRİZİ VE SEÇİMLER

Hasan Oğuz

hasanoguz@hotmail.com

 

Doğrusu bu başlık altında uzun bir yazıya hazırlanıyordum. Bir dostum yerel bir gazete için benden bir yazı isteyince, hiç değilse güncellik de işin içinde olsun diyerek bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında yazı güncel konulardan ziyade genel teorik bir yazıydı. Bu istek üzerine yazıyı biraz güncelleştirmiş oldum ve sınırladım. Sonuçta seçimlerle bağlantılı böyle bir makale ortaya çıktı. Konuya uygun olarak yazı başlığı ‘Seçimler ve Sol’un Krizi’ de olabilirdi. Yine de krzin derinliğini anlamak için çarpıcı başlık olsun istedim.

xxx

Biliyorsunuz Türkiye’de 24 Haziran seçimleri, sol içinde değişik tartışmalara yol açtı.

Boykot diyen azınlık bir çevreyi dışta tutarsak, genellikle seçimlere katılma konusunda ortaklaşıldığını görebiliriz. Konumlanışlar ve süreçler biliniyor. Sol’un ağırlıklı parçası seçimlere HDP bayrağı altında katılıyor. HDP dışında kalanların bir kesimi ise ulusalcı-kemalist sol. Bunlar ya bağımsız blok ile seçimlere katılacaklar ya da CHP’yi desteklemek biçiminde olacak.

Durumun en vehameti sosyalist solun içler acısı hali. Sosyalist sol, ne yazık ki kendi ideolojik-sınıfsal kimliği ve bağımsız duruşuyla bir cumhurbaşkanı adayı bile çıkaramamıştır. Bu bir yüz kızartıcı haldir. Bu durum Türkiye Sosyalist Haraketi’ne yakışmayacak somut bir gerçek olarak yazılacak tarih sayfalarına. Yüz bin imza bile toplayamayan ve bağımsız sınıf kimliğiyle seçimlere katılamayan solun durumu tek kelimeyle söyleyecek olursak kanatları yolunmuş topal ördeği andırmaktadır.

Kuşkusuz sosyalist solun krizini, salt 24 Haziran seçimleri bağlamıyla ele alamayız. 24 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan basiretsizlik, sadece işin görünen pratik bir sonucudur. 24 Haziran seçimleri vesilesiyle solun krizini masaya yatırmanın zamanın geldiğini düşünüyorum. Gerçekte Sosyalist Sol’un krizinin hem ulusal hem de uluslararası nedenlere dayanan daha derin boyutları olduğunu biliyorum. Buna Sosyalist Sol’un yüzyıllık bunalımı da diyebiliriz. Daha önce bunun kapsamlı bir analizinin yapılmasının gerekli olduğunu yazmıştım. Zaman zaman değinme fırsatım da olmuştu. Yine de çok özet bir şekilde bazı noktalar üzerinde duracağım.

xxx

Marksizm tarihinde derin birçok kriz yaşadı. Ancak bu krizler, Marksizm’in felsefi/ideolojik varoluşundan kaynaklanan krizler olarak ele alınamaz. Tersine revizyonist/reformist bir saldırı altında kalan Marksizm, uzun ve sancılı süreçlerden geçti. Bu yapılırken kuşkusuz Marksizm ağızlardan ve kalemlerden eksik edilmedi.

Burada iki alanın özellikle altını çizeceğim; ilki, Marksizmi bir doğmalar yığını ya da sisteme yedeklemeye çalışan liberal düşünceler olarak anlayan kafaların amacı, Marksizmi hem soldan hem de sağdan vurmaktı. Bu anlamda yoğun bir ideolojik bombarduman altında kalmıştı Marksizm. Buna literatürde sol ve sağ oportünizm denilir. Devrim, devlet, parti, demokrasi vb. gibi sayısız tüm tezler revizyona tabi tutuldu. Sol liberalizm, yani sağ oportünizm adeta Marksizmle eşitlendi. Kuşkusuz sol oportünizm de süreç içinde eksik olan adımı tamamladı. Bu hem yıkıcı etki yarattı hem de bıktırıcı düzeyde sağdan veya soldan oportünizmin baskısı altında kalmasına yol açtı. İster iktidar olan ülkelerde (mesela 1956 sonrası SSCB yönetimlerinde ve diğer ülkelerin yönetim biçimlerinde) isterse muhalafet eden partilerde bu süreç değişmedi. İkinci neden doğrudan birinci nedene bağlı olarak ortaya çıkan sosyalizmde demokrasi sorunuydu. Aslında demokrasi sorunu, önceki madde içinde anlattığım konuların doğal örneklerinden birisiydi. Yine de onu başlı başına ele almamın nedeni, anakronik bir sorun olmasıyla ilgili olmasıdır. Bunu özellikle belirtiyorum. Çünkü demokrasi sorunu, hemen bütün diğer nedenlerin içinde ve yanında başat bir nedendi. Hem iktidar da (mesela SSCB de), hem de muhalafette olan KP de, sosyalist demokrasi sorununun, yeterince kavranıldığını, anlaşıldığını ve pratikte uygulandığını söyleyemeyiz. Bu durum Türkiye içinde geçerli bir durumdu ve bunun sonucu oldukça yıkıcı olmuştu. Mesela bizde demokratik merkeziyetçilik söyleminden anlaşılan, merkezi bir yapıya öncelik vermek ve kast sistemini işlevsel kılmaktı. Oysa demokratik merkeziyetçilikte asıl öğe merkeziyetçilik değil demokrasidir. Böyle olması gerekirken birçok gerekçe adına sığınılarak demokrasi ya görünmez kılındı ya da tümden katledildi. Hele tüzükler! Her partinin bir tüzüğü vardır ama, onun asıl amacı ona uymamak için yazılmış gibidir! Süs ve vitrin olarak yakalara takılan bir çiçekten öte bir işleve sahip değildir.

Gerçekten üzülerek kıyaslama yapmak zorunda kalıyorum. Sanırım Lenin yaşasaydı bunları parti de tutar mıydı bilmem. Ama Lenin, en ağır illegalite koşullarında bile farklı düşündüğü çevrelerle çalışırken asla onların demokratik haklarını ihlal etmedi, partiden atmadı. Uç bir örnek vereyim; Ekim devriminin ayaklanma kararını legal bir gazetede ifşa eden Zinovyev ile Kamanev’i partiden atmadığı gibi (özeleştirileri ciddi olarak kabul edilerek) daha sonra ona Komintern gibi bir kurumun başkanlığını vermişti. Kamanev de çok özel organlarda en üst görevlere getirilmişti. Biz de olsa Zinovyev veya Kamanev tarihin enbüyük hainleri olarak ilan edilir, hatta idam bile ettirilirlerdi. Kuşkusuz bu nedenleri uzun boylu tartışabiliriz. Demek istediğim şudur; Lenin ve Bolşevikler elbette hatasız değildirler. Ama meselenin özünü kavramış oldukları için olabildiğince demokratik kurum ve kuralları işletmeyi sürdürdüler. Bugün bile bizim için demokrasi sorununun hala anlaşılmış olduğunu iddia edemeyiz.

Marksizm, yukarda belirttiğim gibi dönemsel olarak değişik krizler yaşadı. Şimdi burada en belirgin olanlarını sayacağım; ilki, II. Komünist Enternasyonal’in (KE) çöküş öncesi ve sonrası döneme tekabül eden süreç ile III. Komünist Enternasyonal’in kuruluş yılına denk gelen tarihir. İlginçtir bu tarih daha çok 19 yy’ın kapanışına 20 yy’ın başlangıç yıllarına denk gelir. I. Dünya Savaşı yıllarında olumsuz ağırlığı daha da hissedilmiştir. Mesela savaş kredilerini desteklemek gibi… İkincisi, 1930’lar dönemi olan Faşizm dönemi ile III. Komünist Enternasyonal’in kapatılması arası döneminde ortaya çıkan krizlerdir. Sağ ve sol sapmaların devrimci sürece ağır bedelleri olan bir dönem olarak adlandırabilirz. Özellikle III. KE’de ortaya çıkan sağ ve sol sapmaları belirtmekte fayda vardır. (Bu konuda Haluk Gerger’in, KE’in kapsamlı belgelere dayanan ve iki cilt halinde yayınlanmış olan ‘Amerikan KP Tarihi’ özellikle önemlidir. Bildiğim kadarıyla üçüncü cildi de yayınlanacaktır yakın zamanda. Burada henüz ülkemizde yayınlanmamış yüzlerce belgeye dayanan bu çalışmayı önemsemek gerektiğini belirtmek isterim.) Üçüncüsü, SSCB ile Çin Halk Cumhuriyeti bağlamında uluslararası komünist haraketin parçalanışı olan ve ağırlıkla 1960’ların ikinci yarısından başlayan dönemdir. Bu dönem, Marksizm ve Komünist Haraket tarihinde oldukça ciddi düzeyde bölünmeye yol açan bir büyük krizdir. Dördüncüsü ise, bizim kuşakların da şahit olduğu ve yaşadığı, belki de tarihimizin en derin krizi olan 1989 de SSCB’nin yıkılışı öncesinden başlayıp devam eden krizdir. Bütün bunlar aşağı yukarı sosyalizmin yüzyıllık krizleridir.

Yukarda izah ettiğim son krizin, yani 1989 SSCB’nin çöküşü ile başlayan krizin önemi diğer bütün krizlerden daha ağır ve tahripkar olmasıdır. Çünkü krizin özelliği ideolojik ve felsefi alana ait olmasıydı. Marksizm II.KE’dan bu yana tarihinin en büyük saldırısıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Üstesinden gelmesi bu bakımdan hem uzun bir tarih sürecini kapsayacaktır hem de Marksizm yeniden kendini üretirken sol içinde büyük altüstlüklerin yaşanması pahasına bütün doğmatizmden (özellikle sağ oportünizmden) uzaklaşarak bilimin canlı diyalektiğini kullanacaktır.

Önem bakımından arada sayılacak değişik kriz dönemleri yok değil elbette.

Kuşkusuz bu krizlerin hepsi de farklı özellikler taşıyordu. Yazıyı derinleştirmeden belirtmeliyim ki; Marksizmin şimdiki krizi, II. Komünist Entarnasyonalin çöküş nedenlerine dayanan krize çok benziyor. Orada devrimci komünist haraket, ideolojik olarak rayından çıkan trene benziyordu. Bugünde böyle değil midir? Marksizm’in devlet, devrim, demokrasi vb. gibi kuramları ilk defa ciddi düzeyde revize edilmiş ve bu durum güçlü bir temel yaratmıştı. Eduard Bernstein ile başlayıp popüler olan Karl Kautsyk’i ile devam eden (her ikisi de Marx’ın arkadaşlarıdır. Önce Bernstein’a karşı Marksizmi savunan Kautsyk’i daha sonra o da Marksizmden koparak oportünist bir çizgi izlemiştir. Lenin’in ‘Dönek Kautsyk’i kitabı bu bakımdan önemlidir) reformist-revizyonist akım, hem uluslararası sosyalist harakette etkili olmuş hem de giderek II.Enternasyonal’i bir ağ gibi sarmıştı. Kuşkusuz krizin ana temeli, ideolojik/felsefiydi. Marksizme ve Marksizm tarihine içten gelen en büyük saldırı bu dönemde yapıldı. Bu bakımdan büyük ve derin bir sağ likidasyon haraketiydi. Temeli belirttiğim gibi düşünseldi. O güne kadar Marx ve Engels’in hem teorik hem de politik stratejilerinde büyük kaymalar yaşanmamıştı. Ancak II. KE. oportünizmi ilk defa sosyalizm tarihine ağır bir darbe vurmuş ve Marksizm ciddi bir bunalımla karşı karşıya kalmıştı.

Bu saldırının nesnel temelleri vardı kuşkusuz. İşçi sınıfı haraketi oldukça büyümüştü. Özellikle Almanya da sınıf haraketi büyüdükçe sendikalizmin, reformizmin ve sınıf işbirliğinin teorisi de yaygınlaştırılıyordu. İşçi sınıfı haraketi içinde bu teorilerin temellerinin olması, mesela sendikaların güçlü özellikleri ve doğası gereği ekonomizmi üretmesi, revizyonist ve reformist düşüncelerin daha kolay karşılık bulmasına ve yaygınlaşmasına neden oluyordu. Marksist haraket içinde revizyonizm/reformizm, düşünsel anlamda giderek etkili olurken, daha önce belirttiğim gibi bu düşüncenin pratikte toplumsal temellerinde karşılık bulması bir yere kadar anlaşılır olabilirdi. Ancak dünya ve Avrupa çapında popüler olan önderlerin tezlerini derinleştirmeleri oldukça etkili olmuş ve Marksist harakete büyük kayıplar verdirmişti. Bunun nedenleri doğrusu uzun bir başlığı hak ediyor. Şimdilik geçiyorum.

Böyle bir sınıf işbirliği stratejisi, doğal olarak kendine uygun kadroları da yaratmaya başlamıştı. O döneme uygun kadroların şekilleniş biçimi, riyakarlık, fırsatçılık, eyyamcılık, bürokrat, para ve kariyer düşkünlüğü diyebileceğimiz bir süreci yaratmıştı. II.Enternasyonalizmin tipik kadro anlayışı ve örgütlenme gerçeği buydu. (Mesela bir zamanlar II. Komünist Enternasyonal’in üyesi olan SPD gibi partiler ve onun önderleri Rosa’nın ve Karl’ın da katilleri olarak tarih sahnesine çıkmışlardı.) Devletin ilgasını değil, onun açık gediklerini tamir eden burjuva demokratik bir cumhuriyet önerisi doğal olarak kendine uygun kadrolarını da yaratacaktı. Bugün ise durum bundan farklı olmadığı gibi daha derin özellikler gösteriyor.

Bilindiği gibi hem SSCB’nin kuruluşu, hem III. KE’ın örgütlenmesi hem de Lenin gibi bir önderin varlığı, Marksizme yapılmış olan tarihin en büyük saldırısına karşı ilk ciddi bariyerlerin olması gerçeğini sürekli akılda tutmak gerekmektedir. Bu anlamda Marksizme saldırı ilk defa kapsamlı bir düzeyde bertaraf edilmiş ve Marksizm yeniden ayakları üzerinde inşa edilmişti. Ve böylece II. KE tezleri çöp tenekesine atılmıştı. Bu süreci uzun boylu anlatmaya gerek olduğunu düşünmüyorum şimdilik.

Bilindiği gibi 1900’lü yılların öncesinden başlamak üzere hem Avrupa’da hem de Rusya’da toplumsal altüstlükler yaşanıyordu. Bu ise devrimci fikirlerin gelişmesine kaynaklık ediyor ve revizyonist-reformist düşünceleri yerle yeksan edecek devrimci bir damarı ortaya çıkaracaktı. Bu bir temeldi elbette. ”Barış ve uyum dönemlerinde” reformizm etkili olurken, ”savaş, ekonomik kriz ve çatışmalı dönemlerde” radikalizm etkili olmaya başlıyordu. Kapitalizmin temel krizleri ve savaş süreçleri, aynı zamanda emekçi sınıflarda sınıf bilincinin gelişmesine ve sınıf kültürünün ortaya çıkmasına da vesile oluyordu. Oysa bugün bu süreç oldukça sancılı ve patolojik bir durumu ifade ediyor. Bunun nedenini özetle de olsa aşağıda ele alacağım. Artık 20’ci yüzyıl emperyalizm ve proletrya devrimleri çağına yönelmişti.

Bir cümleyle de olsa daha önce belirtmiştim. III. Komünist Ent’in böyle bir ortamda ortaya çıkmış olması tesadüf sayılamazdı. Kuşkusuz süreci salt realite/nesnel koşullar belirlemiyordu, aynı zamanda Rosa Lüxemburg, Karl Liebknecht ve Lenin gibi önderlerin iradi rolü önemsenmesi gereken bir gerçeği ifade ediyordu. III. Komünist Ent. yukarda bahsettiğim toplumsal altüstlükler sürecinde doğmuştu.

xxx

Gerek dünya gerekse ülkemiz komünist haraketi böyle bir ara aşamadan ve bunalım sürecinden geçiyor. Ancak bugün, benzerlik birebir olmasa da kapitalizm tarihinin en büyük krizini yaşıyor. Buna karşın yine de yeni bir komünist alternatifin çıkmasında zorlanıyor. Dün savaşlar ve bunalım süreçleri hızla komünist alternatifleri gündeme getiriyor ve haraket kendini yeniden üretebiliyordu.Ya bugün? Bugün gelişmeler böyle olmuyor. Bunun nedeni küresel kapitalizmin emek sürecinde yarattığı kapsamlı değişim süreçleri, tek başına objektif süreçlerin değişimi olarak okunamaz. Aynı zamanda yeni ilişkiler ve yeni değer yargılarını da üretir. Bu ağırlıkla bireyci ve nemelazımcı bir toplum eğrisidir. İnsanlığın değerlerinden kopuş sürecidir. Bu bakımdan insanlık değerlerinden kopan ve bireyciliği üreten bir egemenlik döneminden geçiyor olmamız, hiçte nedensiz ve karşılığı olmayan süreçler değildir. Başka bir deyişle yeni teknolojinin devreye girmesi o teknolojye uyum gösteren bir ahlakı ve kültürü birlikte üretmektedir. Artık ‘her koyun kendi bacağından asılacak’tır. Böyle süreçler 16 ve 17 yy’da da yaşanmıştı. Ve bu bireyci kültürel varoluş süreçleri uzun bir tarihi döneme de yayılmıştı. Yine de 18 yy.ile başlayan dönemlerde toplumsallık ortaya çıkmış ve devrimler süreci bütün toplumu sarsmaya başlamıştı. Demek ki sosyolojik olarak hiçbir toplum bulunduğu konumda sıkışıp kalmıyor, kalamıyor. Bu bencilleşmiş toplum yapısı da sınırına dayanacaktır. En azından bunu görüyoruz.

21. yy.daki süreci, II. KE’in tükendiği, III. KE’in tohumlarının billurlaştığı bir döneme benzetirsek yanılmış olmayız demiştim. Ancak 21. yy’ın komünist haraketleri, hala II. KE sürecinde olduğu gibi haraketi geriye çeken tüm barutlarını tüketmiş olduğunu söyleyemeyiz. Maalesef bu dönemde demokratizm, parlamenterizm ve sınıf işbirlikçiliği yeniden öne çıkmış, ilaveten dinsel ve etnik kimlikler baskın hale gelmiştir. Ancak böyle bir varoluş henüz kendi sınırına dayanmamış olsa bile, hiçbir geleceğinin olmadığı ve olmayacağı anlamına da gelmemektedir. Anlaşılan bu fikirlerin giderek bir birikime yol açmadığını söyleyemeyiz. Hem sistemin nesnel krizlerinin, dolaysıyla küresel kapitalizmin yapısal bunlamının derinleşmesi hem de bu kimliklerin parçalayıcı rolü, dolayısıyla parlamenterizmin çıkmazları insan bilincinde giderek egemen olmaya başlamış ve başlayacak olacağıdır. Bu durum tek başına bile komünist haraketlerin geleceği kucaklayacağını gösteren nesnel temeldir. O zaman soru şudur; nasıl bir sınıf ve nasıl bir sınıf mücadelesi süreci? Nasıl bir örgüt? Nasıl bir önderlik? Ve nasıl bir sınıf bilinci ve kültürü süreci? Bu sorulara verilecek cevaplar masa başından verilemez. Yaşam içinden, sınıfın varoluşundan, onun krize karşı nasıl yanıtlar üreteceğinden vb. çıkacaktır. Ve bu süreci iyi okuyan komünist önderliklerden çıkacak olmasıdır. İşçi sınıfının büyüyen küresel varlığı, kaçınılmaz olarak kendi kültürünü üreterek onun suskunluğunu da kıracak nesnel birikimleri büyüttüğünü, büyüteceğini görebiliyoruz. Ve elbette bunu yok sayamayız. Yeni emek sürecinde kendini yeniden üreten işçi sınıfı, bir varoluş olarak emek sermaye çatışmasını ortadan kaldırmadığına göre, sınıfın parçalanmışlığı onun kültürel ve sınıf bilincinde olumsuz sonuçlar doğurmuş olsa bile, haraket, yeniden bu temelde kendini üretecek ve gündemi belirleyecek birikimleri de ortaya çıkaracaktır. Bu saptama zorlama bir saptama değildir. Dönemsel, bölgesel, yerel çatışmaların doğal sonucu olarak politik işçi sınıfı haraketi, hem sahte bilinç kırılmalarının sınırını göstermektedir, giderek sınıf bilincinin gelişimini sağlayan öğeleri artırmaktadır hem de sınıfsal örgütlenme yeniden, ama bu sefer bütün yaşanmış deneylerin imbiğinden geçerek ortaya çıkacaktır.

Ancak bunun böyle gitmesini beklemek, hem umutsuzluğa kapı açacağını hem de reformizmi ve parlamenterizmi üreteceğini biliyoruz. Evet bunun böyle gitmeyeceğini, çünkü nesnel yaşamdaki krizin bu süreci yeniden dinamitleyeceğini söylemek asla bir abartma olarak değerlendirilemez. Sadece zaman sürecini saptayamayız belki. Bu anlamda hem demokratizm mantığı pratikte tükenecek hem de bilinç ve örgüt devreye girecektir. Elbette yeni Lenin’ler beklemiyoruz. Şimdi ortak akıl devreye girecektir. En azından bunu görüyoruz.

xxx

Yeniden somut duruma gelirsek; HDP’den sosyalistlerin aday olmaları sosyalizmin temsil edildiği anlamına gelmez. Dahası sosyalistlerin bir kısmının HDP çatısı altında seçimlere katılması, Türkiye’de sosyalist haraketin kendi öznesi, kendi ideolojik ve politik argümanları ve kendi sınıf konumuyla, kısacası bağımsız kimliğiyle sahneye çıkması anlamına gelmez. Nihayet kabul edelim veya etmeyelim sırtını Kürt siyasi haraketine dayayan ve demokratik bir Kürt partisi olan HDP’ye, bir kısım Türkiye sosyalistlerinin iltihak etmesi, haydi daha iyi bir tanımla belirtelim, içinde bazı sosyalist akımlarının olması, o haraketi ve o partiyi sosyalist yapmaz. Bu durum sosyalistlerin seçimde temsiliyeti anlamına da gelmez. Yani ısrarla yeniden belirtelim ki; sosyalistler HDP içinde bağımsız kimlikleriyle var olsalar bile bunun sosyalizmi temsil etmeleri anlamına gelmediği açıktır. Yani şunu demek istiyorum; böyle bir varoluş, Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halklarının temsiliyeti olarak sunulamaz. Olsa olsa bu seçimlerde sosyalizm, kendi kimliği ve örgütlülüğü ile seçimlere katılamadığı anlamına gelir.

Uzun ve orta vadede bu durum üç noktada olumsuz sonuca yol açar;

1. Bağımsız bir sınıf aidiyatına dayanmayan ve kendi varlığını bir başka demokratik partinin varlığına bağlayan her örgütlenme, ister istemez işçi sınıfı ve emekçi halkın temsil gücünü gerçekleştiremez. Kendi varoluşunu başka bir varoluş içinde tanımlar ki, bu tümden bağımsızlığını yitirdiği anlamına gelir. Çünkü işçi sınıfı ve onun örgütlü gücü, mutlak surette diğer sınıflardan, isterse diğer ezilen etnik topluluklar olsun, onların tümünden bağımsız olmak zorundadır. Onlara demokrasi mücadelesinde destek vermesi çok farklı bir tartışma konusudur. Mesele bu değildir. İttifak sorunu ayrı bir sorundur. İttifakların yapılması ile bunu asla karıştırmamak gerekiyor. Bağımsızlık kavramının özellikle altını çiziyorum. Bu husus gerek Marx’da gerekse Lenin’de çok özel olarak ele alınmış ve vurgulanmıştır. Sadece bunun temel bir mesele olduğunu hatırlatıyorum. Bağımsız sınıf kimliğini yitirmek ciddi düzeyde hem bir krizi gösterir hem de ideolojik bir likidasyon sürecini…bu zaman içinde örgüt likidasyonuna kadar uzanır.

2. HDP içinde yer alan sosyalist yapılar, seçimlere katılmayı adeta amaç edinmişlerdir. Bunu politik bir duruş olarak algılıyorlar. Nedense TBMM’de vekil olmayı çok sevdiler. ‘Büyük Ahır’ denilen meclisin, işçi sınıfı ve emekçi halk nezdinde gerçek sınıf işlevini göstermek, karşı devrimci rolünü açığa çıkarmak, propoganda ve ajitasyonlarını bu yönde yapmak yerine, HDP’li sol, adeta Meclise aşık bir ruh halini yansıtmaya başladı. Tabii eskinin sol dönekleri şimdinin ise sözde Alevi önderleri de bu yolda eksik kalmadılar. Diyelim ki haklı olarak HDP, TBMM’de bulunmak istiyor. (Burada hemen bir parantez açalım; uzun süredir mecliste olan, başkan ve vekilleri ile onbinlerce taraftar ve üyeleri içeri atılan, Belediyeleri ellerinden alınan HDP, hala neden TBMM de bulunmakta ısrar eder anlamış değilim. Deneyler göstermiştir ki parlamento içi muhalefetin en ileri mücadesini HDP vermiştir. Sonucu yaşanan olaylarla sabittir. Yani HDP tümüyle işlevsiz ve eli kolu bağlı bir partiye dönüştürüldü TBMM içinde. Peki ama yeni parlamentoda bundan daha ileri ne gibi bir işlev görecektir? Ama bunu başka bir tartışmaya bırakalım.) O zaman sosyalistlere düşen görev, HDP yönetiminden vekillik için aday yarışına girmek değil, adaylar konusunda son derece mütavazi olmak belki de hiç istememektir. Buradan anlaşılıyor ki HDP içi sol, gözlerini ve kulaklarını TBMM’ne dikmiştir. Vallahi bir zamanlar devleti ve onun önemli bir temsil gücü olan organlarını tasfiye etmek isteyen sola bugün ne oldu da onun aşığı haline geldi? Anlamak zor. Tabii bu noktadan sonra, ‘biz parlamentoyu amaç değil, onu araç olarak kullanmak istiyoruz’ diyeceklerini biliyorum. Tek bir cevabım var; haydi be, çocuk mu kandırıyorsunuz? Kuşkusuz sosyalist devrim hedefinden kopanların gittikleri yerin düzen çukuru olduğunu, parlamenterizm avanaklığının sınırı olmadığını, olmayacağını biliyoruz, hatırlatıyoruz.

3. Yıllar önce ‘HDP ve Tasfiyecilik’ adıyla üç ayrı yazı yazmıştım. Şimdi yeni olan birşey yok. O zamanlar süreç çok daha yeniydi. Yazımın konusunu anlamak da bu bakımdan zordu belki. Yenilik ise bu analizin yaşanan süreçte pratik sonuçları oldu. Çünkü artan oranda ve derinleşerek gelişen tasfiyeciliğin sonuçları görülmeye başlandı. Evet, bu konumlanıştan ne Türkiye işçi sınıfı için temsiliyet gücü olan devrimci komünist bir örgütlenme çıktı ne de ciddi düzeyde demokratik mücadeleye somut bir katkıçünkü biliyoruz ki sosyalist politik harakete bağlanamamış demokratik bir haraket, kadük olarak demokrasi mücadelesine bir katkı sağlamış olsa bile, o demokratik haraket, burjuva demokrasi sınırlarınını aşamaz ve daha ileriye gidemezdi. Bu sınırı Kürt Haraketi böyle kabul edebilir ve bunu bizler anlayışla da karşılayabiliriz. Ya sosyalistler? Hatta biz sosyalistler için de burjuva demokrasiyi kazanmak ileri bir adım olabilir. Ama komünist bir partinin savaşımı, demokratik kazanımları bir üst evreye taşıyarak politik bir sınıf ve halk haraket yaratmak değil midir? Yani sınıf hegemonyasını inşa etmek buradan haraketle mümkün ve olanaklı olabilir mi? HDP’nin böyle bir hedefi olmayabilir. Omaz da zaten. HDP’ye destek vermek ayrı, onun içinde erimek ayrı. Sorun bu. Bu kaçınılmaz olarak sosyalist haraketi hem içten hem dıştan erozyona uğratmaktadır, uğratacaktır. Bu bir tasfiye sürecidir ve uzun vade de sosyalist sol kendi ayağına sıkacağı anlamına gelmektedir.

Sosyalizmin yüzyıllık krizinin aşılması kimilerine göre zor görünse de, hatta umutsuz bir şekilde düzen sınırlarına çekilse de, bunun böyle devam etmeyeceğini, etmemesi gerektiğini biliyoruz. Amacımız krizin çözümünü yakınlaştırmaksa parlamenterizm avanaklığının tezahürü olan TBBM’de olmak değil, işyerlerinde, üretim merkezlerinde ve sokaklarda devrimci sınıf haraketini örgütlemektir.

30 Mayıs 2018

About Hasan Oğuz

Hasan Oğuz

Check Also

HİTLER FAŞİZMİNİN YÜKSELİŞİ, SOSYAL DEMOKRATLARIN İHANETİ VE KOMÜNİSTLERİN HATALARI

Hasan Oğuz Tarihsel bir analoji… Yazıya girmeden önce hemen belitmek istiyorum; bu yazı, ne bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir