Cumartesi , 21 Ekim 2017
Home » Yorum » ŞİMDİ UMUTLARIMI BİRİKTİRDİĞİM YERDESİN HAMBURG…

ŞİMDİ UMUTLARIMI BİRİKTİRDİĞİM YERDESİN HAMBURG…

Sevgili günlük

Sen bilmezsin, Hamburg’dan G-20 zirvesi diye bir zırvalık geldi geçti. Zirve öncesi tüm antifaşist gruplar, çevreciler, sol görüşlüler Hamburg da zirvenin yapılmaması için günlerce iptali için uğraştılar. Sonuç alamadılar ve zirve yapıldı. Hamburg halkının bu zirveyi baştan kabullenmeyişini ve itirazını görmek, duymak, ciddiye almak lazımdı. Sesleri duymazsan, duyururlar.

Şimdi sen merak ediyorsun ne oldu, neler oldu. Sana kısaca anlatacağım, daha doğrusu güzelce bir içimi dökeceğim.

İlk başlarda ufak protestolarla başladı her şey. Mesela hepimizin çok etkilendiği Zombi mizansenli bir eylem düzenlendi. Gerçekten ciddiye alınarak hazırlanmış bir eylem tüm dünyanın gözünü Hamburg’a çevirdi. Harikaydılar, konuşmaksızın verilen mesajlar etkileyiciydi. Şimdi Walking Death seyreden birisi, elbette bu Zombilerin böyle yürüyüp evlerine döneceklerini düşünmedi benim gibi. Zombi gider ve birilerini yer… Yürüyüp evlerine sessizce dönmez! Bilmiyorum ben öyle izledim. Eylem sonunda “aha dedim şimdi Zombiler gerçekliği ile buluşacak.” Olmadı. Walking Death’i bir daha seyredersem noliym!

Zirve yaklaştıkça protesto ve eylemler çoğalmaya başladı. İlk saldırı polisten gelmiş öyle diyor bazı haberler ve videolar. Hotel Atlantik’e alternatif çadırları vardı onların. İşte o çadırların ve protesto kamplarının polis zoruyla toplanmasından sonra başlıyordu mesele.

Günlerce protesto ve eylemlere sahne olan sokaklar, bazen kalpli pembe balonlara, bazen sokak sanatçılarının müziklerine, danslara, duvarlara çizilen resimlere, binalara asılan mesajlara sahne olurken, bazen de sert sloganlarla yandı, yağmalandı.

Zirvenin son günüydü ve ilk eylemime katılacaktım. Fischmarkt’ta son bulacağını bildiğim yürüyüşle başlamıştım güne. Oldukça kalabalıktılar. Gruba genel olarak baktığımda daha çok, yılda bir kez yapacağı tatilin hayali ile çalışan, hafta sonlarını aile ve dostlarıyla geçiren ve durumlarından hoşnut oldukları her hallerinden belli olan bir orta sınıftı. Aralarında benim gibi birkaç göçmen dışında neredeyse tamamı Hamburgluydu.  Protesto değil yürüyüştü ve bu yürüyüş, pikniğe çıkmışım da birazdan mangal yanarken, voleybol oynayacakmışım hissi uyandırıyordu bende. Balonlar, rengârenk kıyafetler, tüm ülkelerin bayraklarının birbirine eklenerek oluşturduğu insan zinciri, alkışlar, yürüyenlere sanatlarıyla katkı sunmaya çalışan sanatçılar, şansımıza yağmurun tek damlasının düşmediği güne renk katan güneşin soluk ışıkları…

Önemsiz miydi, elbette ki hayır. Çok önemliydi. Zombiler gibi, onlarda biraz alanda zaman geçirip, evlerine döndüler.

Yok, beni kesmemişti bu yürüyüş…

Yanlış giden bir şeyler ya da gereğinden fazla huzur var gibiydi. İyi de ben huzursuzdum kardeşim. Balonları havaya bırakıp el sallamak da istemiyordum açıkçası. Çok barışçıl biri değilim galiba. Ya da onlarla barışmak istemiyorumdur bilmiyorum.

Mangal falan da yoktu zaten! Varmış hissiyatımı da içime gömerek, kitleden ayrıldım.

Ara sokaklardan doğruca St.Pauli’ye geçtim. Protestocular tam caddenin başına kadar gelmişlerdi ve ben o kalabalığı görünce nasıl heyecanlandım bilemezsin günlük. Pembiş, mor, maviş değildi ilk göze çarpan. İsteyene de istemeyene de saygı duyduran ağır ve kendine öz bir havası, etkileyici bir kişiliği, ruhu vardı.

Sert sloganlar, dik duruşlar ve bakışlar, ne istediğini bilen, bir şeylere öfke duyan ve bunu haykırmak için bir araya gelmiş, etnik kökenlerin, ırkların, cinsiyetin ortadan kalktığı, dünya halklarından insanların oluşturduğu inanılmaz bir kalabalık.

Attım kalabalığın içine kendimi rasgele. Attım sloganları anlasam da anlamasam da, duyduğum bildiğim, dilimin döndüğü kadarıyla. Yürüdük yürüdük ve büyükçe bir sahnenin kurulu olduğu alana geldik.

Tahminim aynı sıralarda, Elbphi’de Dünya’nın sahipleri sömürgeciler için düzenlenen bir konser, Sekt eşliğinde devam ediyordu. Bizler için de sokaklarda, köşe başlarında, kalabalığın içine ruhunu katmış araçlarda minik, içten, insanı sarmalayan alternatif konserler vardı. Elbphi’deki konserde içilen Sekt’lere karşılık, ucuz bira, ucuz şarap, ucuz su, sarma sigara dünyanın en pahalı sofralarıyla eşdeğerdeydi. Onları eşdeğer yapan birliktelikti, ortaklaşmaydı, aynı duygu ve düşüncede yan yana yürümekti. Elbphi’de ağır oturak sahte gülümsemelere karşı, sokaklarda gökyüzünü kaplayan kahkahalar, danslar, öpüşmeler, sarılmalar, yorulan kişiyi omuzda taşımalar kendisini tüm doğallığıyla sunuyordu.

Evet ya, burasıydı yerim. Kendime şimdi gelmiştim.

Sevgili (m) günlük, keşke seni de götürseydim. Başka G-20’ye artık. Asıl anlatmak istediklerime geçeyim. Dilim düşer bazen biliyorsun, kalemimin düştüğü gibi…

Milyonlarca insanın ölümüne, ülkelerinden göç etmelerine neden olan, milyonlarca çocuğu açlıktan ölüme terk eden, insanları Akdeniz’in sularına gömdüren, yoksulluğun, gericiliğin, eşitsizliğin, sosyal adaletsizliğin, temel hak ve özgürlüklerin yok edilmesinin sebebi kapitalistleri, misafirlik çerçevesinde ve barışçıl eylemlerle beklemek gerçekten akıllara zarar bir durumdu.

Hakları gasp edenlere, sömürü üzerine kurdukları düzene, toplumu ve doğayı dışlayan, savaş ve zulmü yaşatan halk düşmanlarına karşı; hakları için mücadele edenlerin ve direnenlerin başvurduğu her türlü yöntem meşru değil midir bre günlük? Ortak barikatlar, direniş hak değil mi?

Mesela savaş bölgelerinden tüm hayatlarını, tüm tanıdıklarını, tüm hayallerini bırakıp gelenlerin, yakınlarını savaş politikalarına kurban verenlerin, tanımadıkları bir kültürde dilde yine savaşmak zorunda kalanların, sistemi, acımasızlığı, kandırılmışlığı sessiz bir yürüyüşle protesto etmeleri olacak şey mi sence de?

Hmm ne dersin?

Senin de kafanda bir yığın deli sorular yok mu?

Ortadoğu’yu ve dünyanın birçok bölgesini savaş alanına çeviren, kafa kesen terör örgütleri yaratıp besleyip sonra ona karşı savaşıyormuş gibi görünen, bu arada da kasalarını dolduran savaş suçlularının,

Destekçilerinin,

Suskunlarının,

“Benim karnım tok banane” diyenlerin,

Cadde de sökülen üç beş taş için “caddelerimiz savaş alanı gibi, dükkânlarımız yağmalandı, araçlarımız yandı” diye sızlanmaları, acımasızca eleştirmeleri sence de adaletsizlik ve ikiyüzlülük değil mi?

Bizi iliğimize kadar yağmalayan sermayedarların hırsızlıkları, hayallerimizi yıkanların, hayatlarımızı yaşamda kalabilme savaşı üzerine kurduranların o zirvede oturdukları da mı yalan yani!

Sokaklar savaş alanı görüntüsünde mi! Evet bazı görüntülerde insan ürküyor değil mi, yanan araçlar, gökyüzüne yükselen simsiyah dumanlar falan…

“Ayyy aynı savaş!” Cümleye bak bi! Az kafanı çevir de dünyaya bir bak. Gerçek savaş nedir, nerededir, niye vardır, niye bitmez…

Yani bir dur düşün, sence de önce onlar başlatmadı mı?

Bak şimdi birden aklıma ne geldi, günlük biliyor musun?

Biz kadınlar mesela.

Sokaklarda dövüleceğiz… Sonra gördüğümüz şiddete şiddetle karşılık vermeyelim aman ha barış içinde halledelim deyip, şiddetin daha da yaygınlaşmasına yol mu açacağız?

Susturulacağız, tacize tecavüze uğrayacağız, katledileceğiz, sömürüleceğiz ama tepki vermeyeceğiz ya da verirsek sakince, sessizce ve hatta barışçıl tepki vereceğiz…

Pembe balonla falan…

Hadi oradan… Pardon yani!

Ya da şöyle bir şey geçiyor aklımdan. Diyelim ki evimize hırsız girmiş. Çok profesyonel, örgütlü bir hırsız. Her yeri darma duman eden, bizi bize düşman eden bir hırsız. Sadece bize girmemiş hırsız tabii, nerdeyse girmediği ev kalmamış öyle düşün. Hatta öyle düşün ki, evindeki hırsızın farkında olmayan, az farkına varınca da selam çakan, saygı duydurtan profesyonellikte bir hırsız!

Komşumuzu da bize saldırtıp ortalığı birbirine katmış. Sonra cüzdanımızda elimizde avucumuzda ne varsa soymuş. Daha fazla soymak için sırtımıza binip, emeğimizi, alın terimizi, ekmeğimize ortak olmuş. Köşeye de geçip yakmış sigarasını, almış viski bardağını (-kaçak çay olacak deyil ya!) dolan kasasına, gittikçe şişen midesine bakıyor. Bir yandan da kasayı daha da doldurabilmek için (-yüzsüz, doyumsuz napalım ) diğer haneleri süzüyor. Sokaklarımızı yağmalamış. Her yeri kana boyamış. İnsanlar birer birer değil yüzer yüzer, biner biner ölmeye başlamış. Onlar ne derse, nasıl isterse öyle yaşamaya başlamışız. Ses çıkartsan başına inen bir balyozla doğduğuna pişman ediliyorsun o derece yani. Ölümle yaşam arasına sıkıştırdığın nefes bile seni boğmak üzere. Bağırıyorsun, duymuyor. Senin gibi düşünenlerle birlikte olup bağırıyorsun, görmezden geliyor. Gördüğü yerde de paralı kuvvetlerini üstüne salıyor. Bir de utanmadan hepsi toplanıp göbek tokuşturuyor zirvelerde. Onun ilgilendiği senin çıkarların falan değil ki.

Ulan ben bu misafirin…

Neyse…

Nasılsa duymayacak!

Duysa da ilgilenmeyecek!

Televizyon ve görsel medyada da bir fotoğraf vardı. Beni çok güldürdü, Marx’da onu güldürsün!

Adam bir marketin içinden çıkıyor. Marketin camları kırılmış. Hani şu para basan, işçilerini iliğine kadar emen, kameralarla iş yerindeki işçilerinin her saniyesini gözetleyen, işten atma korkusu salarak daha da üstlerine çöreklenen marketlerden biri.  Adamın yüzü kapalı, açıkta kalan gözleri de ışıl ışıl. Niye ışıl ışıl? Çünkü beş şarap yağmalamış. Mutlu. Fotoğrafı tüm gazetelerde. Tanıyan, bilen varsa ihbar etsin diye. Her şeyin sorumlusu o üç beş şişe şarap belki de.  Tüm acılarımızın, tüm yaşanılmaması gereken her şeyin sorumlusu trocken kırmızı şarap (-en sevdiğim, keşke benim olsa). 3 Euro’luk şarap yerine belki de 5 Euroluk üç şarap şişesi. İçecek. Mutlu olacak adam. “Mutluluk ne yarım ekmek ne yarım ezgi” diyor ya şair, onun mutluluğu bu üç şişe şarap işte. Güldüm ama üzüldüm de biliyor musun. Duygusalız vesselam. Ne edelim…

Televizyonda bu market zincirlerinden birinin sahibi, marketlerine yapılan saldırıyı kınarken “tanınmıyormuşuz gibi çek pampa” modunda. Kamera karşısında dokunsan ağlayacak gibi konuşuyor ama isimsiz sitemci, kınayıcı bir sermayedar. Hani altta isimleri yazar ya, yazmıyor. Ben ekliyorum altına hemen ismini: Patron… Sermayedar… Kan emici, emek hırsızı… Sülük… Tanımıyormuşuz gibi bakıyorum, gülümsüyorum. “Korkma” diyorum, “sen her gün çalıyorsun. Üstelik senin sigortan da vardır. İşçilerini saniye boş bıraktırmadan çalıştırsan iki günde hallolur. Sizin her gün çaldıklarınıza sayın bunu.” Televizyondaki ses, karnı tok olanların, kapitalizmin çarkına girenlerin sesi.

Nihayetinde protestolar bitti. Ertesi gün gönüllü olanlar, sokakları tertemiz yaptı, çöpler toplandı. Ama o zirvedekilerin çöpünü kim toplayacak? Tüm dünyayı saran o pis kokular, çöpler nasıl temizlenecek? Bence gene bize iş düşüyor sevgili günlük. Ev temizliği yapmayı sevmesem de, dünyayı bu kirli sistemden temizleyeceksek, eldiven bile giymeden başlarım valla.

Halen protestolar konuşuluyor. Dünya ekonomisinin yüzde 80 ini yöneten zirveden hangi sonuçlar çıktı ben halen bilmiyorum.

Ağlamayan bebeğe mama vermezlermiş. Ağlamadıkça mama yok, attaaa da yok… Sessiz kalırsa, ağlamazsa bebek, açlıktan ölür. Şimdi biz ağlayıp, bağırıp çağırıp, onların verdikleri kadar hak istemiyoruz. Biz o biberona sahip olmak istiyoruz.

Ne edelim, yedikleri pastalar boğazlarına dursun diye ah mı edelim?

Ne edelim, sokakta protestoculara saldıran polislere karşı balkonumuzda sarma sarmayı becerecek marifetimiz olmasa da, çekirdek mi çitleyelim?

Ne edelim söyle?

“Hoş geldiniz, bizi daha fazla sömürün” diye onları bağrımıza mı basalım?

Benden söylemesi, anla artık. Savaş ekersen barış biçemezsin.

Sevgili günlüğüm. İyi ki varsın. Ben şimdi ideolojik bir yazı yazmaya kalksam içimi böyle rahatça dökemeyecektim. Bak bazen basitçe yazmak bile nasıl da rahatlatıyor. Hem günlüğe eleştiri de olmaz, kaçak bir durum ama banane! Ben rahatlarken sen de şiştin anlıyorum ama o kadar zulmüme de katlanı ver gari…

Ebru ÖZDEMİR,   12.07.2017 / Hamburg

NOT: Yazı, günlüğümden bir sayfadır. 

ebrulihamburg@yahoo.de

 

 

 

About Ebru Özdemir

Ebru Özdemir

Check Also

OSCAR ve BEN

Sevgili günlük… Yok… Saygı değer ve pek bir sevgili günlük… Sana, dün gece yarısı başlayıp, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir