Home » Yorum » Sanata cesaret gerek

Sanata cesaret gerek

Özlem Winkler-Özkan

 “O Kahpeye şeriat burada cezasını verecek”Halide Edip Adıvar’ ın meşhur „Vurun kahpeye“ romanından bir alıntı. Kahpenin anlamı 1932 yılında kurulan Türk dil kurumuna göre ahlaksız bir kadın dır. Soruyorum; kahpeyi oynayacak güce sahipmisiniz?

Profesyonel olarak sanatla uğraşmak kolay değil. Sanatçıların magazinlerde gördüğümüz pırıl pırıl resimleri, fevkalade makjaj ve elbiseleri muhteşem bir sanatçı hayatından bahsediyor. Sanatçı olmak hiç bir iş yapmadan sadece kırmızı halılarda poz vermekmiş sanki.
Üç yıllık eğitimden sonra girişimci olmak gerekiyor. Düzensiz para kazanmak kiranızı ödemiyor, başka işlere koşturup garsonluk hayatına adanıyorsunuz.
Dört saat uykudan sonra, sabah beşte rol alabilmek için çekimlere koşturduğunuzu, erkek yöneticilerden hafif kızmı acaba bakışlarından, meslektaşların inanılmaz kıskançlığından, ay niye meşhur değilsin laflarından, Schiller ve Sheakspeare gibi eski yazıları ezberlemek zorunda olduğundan kimse bahsetmiyor size. Bu parlak magazinlerde yaşayan oyuncuların sıkıntıları korkuları acaba nelerdir diye soruyorum bazen kendi kendime.
Hamburg’da yönettiğim PEM Tiyatroda üç yıllık oyunculuk eğitimi veriyorum. Klassik derslerden ses, nefes, artikülasyon, diksiyon, fonetik, dogaçlama, beden kullanımı karakter çözümleme ve rol gibi derslerin yanı sırasında Perdekampsche Emotions-Methodu yer alıyor. Duygularınızı sahnelemek istediğinizde bu en yeni metodu kullanıyorsunuz.
Stanislavsky gibi ünlü tiyatrocuların psiko-realist oyunculuk kavramının ilerisine adım atan metod, dünyaca ünlü Üniversitelerde yer alıyor.
Stephan Perdekamp benim öğretmenlerimden biri olarak daima yeteneğime ve cesaretime inanmış ve eğitimimi tamamlayıp diplomamı alırsam geleceğimin daima verimli olacağını söylemişti. O zamanları dediklerini anlamamıştım.
Çoğu sanatçılar para sıkıntısı yaşamıştır, belki başarılı olacağına inanmamıştır, sinemaya ayak uyduramadığı için belki tutulmamıştır. Belki de yasaklanmıştır veya yaşanan dramlar onu yıpratmıştır.
Misal vereyim;
Sibel Kekilli ilk filimindeki seks sahneleri yüzünden ailesiyle büyük çelişkiler yaşamış ve bazı Alman gazetelerden aşırı derecede yargılanmıştı.
Bülent Ersoy 1980 darbesinden sonra yasaklandığından dolayı 8 yıl sahneye çıkamamıştı.
Ünlü Amerikan oyuncusu Dustin Hoffmann 31 yaşına kadar yoksulluk sınırının altında yaşamıştı.
Bertold Brecht’in yazdığı ilk eserleri yetersiz bulunup hiç bir basın evi basmak istememişti.
Marlon Brando okul tiyatrosundan disziplinsiz olduğu için atılmıştı.
Alman oyuncu Götz George 8 yaşında babasını kaybetmişti.

Almanya’da doğma büyüme bir işci cocuğu, bir yabancı, bir Almancıyım. Yarı Türk yarı Alman beklentilerden uzak kalma arzusu çoğumuzu yordu. Gençlerin isteği daima özgürlük olduğuna şahit oldum. Yanlız başına yaşamak, kendi kurallarına göre hareket etmek. “Almancan çok iyi… bir Türk olarak nasıl öğrene bildin?” Bu soruları keşke sormasalardı dediğim çok oldu ve beni hırslı bir öğrenci yaptı. Okuyacaktım, kesin en ulaşılmayacak mesleğe ulaşacaktım. Sanatçı olacaktım.
Magazinlerde resmimi hayal ederek 22 yıl önce eğitimime başladım.

Onlarca insan tanıdım o zamanlar. Kendilerini boğan ailevi beklentilerden sanatı kullanarak kurtuluş çabalarını seyrettim. Almanya’nın o acımasız sınırlamaları “Bir Türk olarak gayet modernsin. Ailen nasıl eğitim almana izin veriyor?” gibi cümlelerden artık bıkmış sadece kafa sallayıp geçiyordum hayatın koridorlarından. Öz güvenim sıfır olduğunda sanat ile uğraşıyor şarkılar besteleyip oyunlar yaratıyordum.
Çoğu sanatçılar gibi bazı komplekslerle uğraşmaktaydım. Yaptığım yetmiyor, yabancısın, ismin tuaf geliyor kulağa, Almancan yetermi? Sahnede öpüşürmüsün? Hepsinden daha esmersin, daha kısa boylusun, bu görüntüyle yeterince rol bulamazsın, sadece Türkleri oynarsın düşünceleri yıpratıyordu. Meslek hayatımda Türk oyuncu olarak sadece Lila Gürmen diye bir oyuncu tanıdım. 1998 Avusturyadaki Kellertheater’de Emine Sevgi Özdamar’ın oyununda rol aldığımda. Türk sanatçılar 20 yıl önce tiyatro sahnesinde inanılmaz bir azınlıktı. Bugünki Alman Tiyatro oyunlarında, azınlık olsa da, bazen bir iki isim bulabilirsiniz.
Adile Naşit bir röportajında şöyle bahsetmiş. Boyu kısa olduğundan bazı rolleri oynayamıyordu. Komplekslere yol açan sanat hayatından şöyle bahsetmiş: ”Son zamanlarda denize giremez oldum, utanıyorum. Giydiklerimi hiç yakıştırmam kendime. Biri güzel olmuşsun dese, bu kez alay edildiğine inanır, yalnız kalınca ağlarım. Biliyorum bunların hepsi kompleks, ama bir türlü önüne geçemiyorum. Yüreğimin içindeki aşağılık duygusunu yenemiyorum…”
Sanatın yaratıcısı olan sanatçı hassas bir ruha sahipken, düşünce özgürlüğünün getirdiği fikirlerle boğuşurken, daima eleştiri altındadır. Kendini, çevreyi, sosyal ve siyasi gelişimlerini yeterince sorgulamıyormuş gibi seyirciden acımasızca eleştirilir. Kendini geliştirmek için kesinlikle zaman tanınmaz.
Zengin ve ünlü olmadan sanatçının bir değeri yoktur.
Ve şimdi okulum, tiyatrom var, yöneticiğim ve bağımsızım. Buralara gelebilmek için aile ve çevre sınırlarını aşıp sevdiklerimizi üzdük kesin. Ahlakımızı sanat lehinine değiştirdik ve kahpe olduk aslında. Ailemizden öğrendiğimiz edebten döndük. Homoseksüel meslek arkadaşlarıyla, aykırı düşüncelerle, zor olan insanlarla beğnimizi geliştirdik, degiştirdik.
1969 yıllarında Almanya’ya calışmak icin gelen gençlerden biri benim babamdı. Annemle beraber ağır firma işine başladılar. Geleceği düşünmeyerek, aileden uzak, hürriyet içinde delicesine calışıp doya doya yaşadılar, çocuk yaptılar, güldüler, ağladılar, hasret ve özlemle kavrulup yandılar. Çocukların geleceğini düşünerek, birazda kendi alıştıkları hürriyeti sevdikleri için, vatanlarına, annelerine, babalarına, Türkiye’ye dönmemeye karar verdiler.
Belkide sanatçının hedefi benzerdir. Hürriyetine kavuşma arzusu. Kahpelikten çekinmeme özelliği ve belkide en büyük özelliği olan cesareti.

About Özlem Winkler – Özkan

Özlem Winkler – Özkan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir