Home » Yorum » OSCAR ve BEN

OSCAR ve BEN

Sevgili günlük…

Yok…

Saygı değer ve pek bir sevgili günlük…

Sana, dün gece yarısı başlayıp, sabaha kadar süren bir şeyden bahsedeceğim. Umurun olur mu bilmem. Ama insan yalnız kaldığı anların bir tanığı olmamasını sorguluyorsa, ara sıra yaşadıklarını not düşerek, soyut da tanık yaratabilir.

Başlıyorum…

Dün gece, Oscar ödülleri sahiplerini buldu. Oscar’ın ciddiyetini veya politik yönünü sorgulayacak değilim ama seyretmediysen veya henüz ilgilenmediysen ki seni öyle gördüm, sana gece 11’den sabah 6’ya kadar uyamayıp seyrettiğim törenden, birkaç izlenimimi aktaracağım.

Kırmızı halı üstünde yürümelerle başladı her şey. Özel şoförleriyle ve korumalarıyla gelen misafirler vardı. Kırmızı halı üzerinden geçerlerken, fotoğraf çekmek isteyen muhabir veya hayranlarına verilen pozlar, sağ sol profil duruşları, göz kayışlar, dudak şişirmeler, eller belde karnı içe çekerek en güzel pozlarını vermeye çalıştığı bölümde, TV’nin sesini açmış, internetten de sörfüme başlamıştım. Kulaklarım ve tek gözüm TV’de, diğer gözüm internette bir süre böyle takıldık.

Kırmızı halı, uçaktan inen devlet böyyüklerinin yollarına da seriliyor biliyorsun… O halı da yürümek, çok özel, çok zengin ve çok güçlü olduklarının bir çeşit dünyaya ispatı gibi. O elbiseleri de sanırım ünlü modacılar dikiyor olmalı sessiz günlük. Erkeklere söylenecek hiçbir sözüm yok. Gayet şık, doğal ve hoş görünüyorlardı.

Şöyle…

Kadınların kıyafetleri de maalesef şöyle…

    

Bir kışkırtıcılık, biir biiir nasıl diyeyim bir abartı, “vücudum süper, belim ince, çok seksiyim, bak bacaklarım güzel ama üst bölgem de harika, onu da sıktım, şeffaflaştırdım ki iyice anla,  ne kadar abartılı olursam o kadar beğenilirim” diyen elbiseler… Ödül, en çok açılana veriliyormuş hissi uyandırdı bende. Giyinmeden çıksalar rahatlayacak gibi duranlar vardı. Oysa biz onları yaptıkları işle seviyoruz, izliyoruz ve hak edenleri takdir ediyoruz. Ama çok hoşuma giden kıyafetler de olmadı değil.

Neyse efenim, sonra tören başladı.

Bu sene özellikle oyunculuk dallarında siyahi adayların çokluğu göze çarpıyordu. Hatta öyle ki, en iyi yardımcı oyuncu ödülünü alan Mahershala Ali’yi ve Viola Davis’i sahnede elinde ödülle görünce, ne yalan söyleyeyim çok duygulandım.

Hattai Viola epeyce duygusal ve gözyaşlarına hâkim olamayan bir konuşma yaptı ama inan, ya anadili olan İngilizcesi benim kadar iyi değildi! (- ne dediğinin bir kelimesini bile anlamadım ) ya da, onun ortama yaydığı duygusallıktan olsa gerek, gözyaşlarım emir beklemeden dökülmeye başladı. Öyle ki, ondan çok ben ağladım. Yani beni görse, kesin teselli ederdi. Sonra kendime, “ ne dedi ki ağlıyorsun, bir kelime bile anlamadın ”, dedim.

İç sesim kendinden emin kabadayı bir ses tonuyla, “ bu gözler, ağlayanla ağlar. Ne dediğini anlamak değil, ne anlatmaya çalıştığını hissetmek, duyguya ortak olmaktır önemli olan”.

Hay aksi iç ses!

Hep mi ciddiyet, hep mi psikoloji, hep mi felsefe yaaa…

Dinlemeyi seven suskun günlük… İç seslere başka zaman devam edeyim. Sıkmayayım seni.

Sonracığıma ödüller yavaş yavaş açıklanmaya başladı. Sunucunun Trump’a twitt atması, seyirciye yukarıdan tül torbacıklarla atılan yiyecekler, (-o arada benim çikolata krizimin gelişi ), yıl içinde kaybettiğimiz sanatçılara yönelik bir hatırlama, salona alınan küçük bir grup hayranın sevdikleri aktör ve aktrislerle foto çekilmeleri, tokalaşmaları, sarılmaları…

Artık sona doğru gelinmeye başladığında, ben de tüm uykulu halime rağmen, zarftan çıkacak “benim filmimin” ismini duyacağım o ana odaklandım.

En iyi Film…

Veeee…

“La La Land”

Bir alkış, kıyamet falan…

Hayal kırıklığı ve öfkeyle TV’yi kapattım. O benim Oscar’lık filmim değildi bir kere. Ya sinirden ya da artık sabah olduğundan hemen uyumuşum, bilmiyorum.

Ertesi gün akşam saatlerinde internete girdiğimde bir de ne göreyim?

Yok canım dedim galiba “zaytung” bir haber. Yok, değil.

Hakikaten en iyi film ödülünün yazılı olduğu zarfta yanlışlık olmuş ve benim favori gördüğüm film kazanmış. Sahneye bir yetkili çıkıyor ve en iyi film ödülünü  “La La Land” ın kazanmadığını,  “Moonlight” filminin kazandığını, bunun bir şaka olmadığını söylüyor.

Şaka gibi!

Vallahi ne diyeyim, hiç kızmadım, tam tersine sevindim. Geceme adını yazdıran en dramatik sahne ise, onca saat uykusuz kalıp törene asıl damga vuran bu sahneyi görememiş olmak!  Bu da benim şanssızlığım.

Yaaa bir Oscar’da böyle geçti işte…

Eee, sen de ne var ne yok?

NOT: Yazı, günlüğümden bir sayfadır. 

Ebru ÖZDEMİR,  27.02.2017

ebrulihamburg@yahoo.de

About Ebru Özdemir

Ebru Özdemir

Check Also

SENSİN …!

Ebru Özdemir Sadece Türkiye’de değil, dünyanın herhangi bir yerinde önümüze çıkan ilk yüz kişiye “terör” …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir