Cumartesi , 24 Ağustos 2019
Home » Yorum » KILÇIKSIN KAPİTALİZM!

KILÇIKSIN KAPİTALİZM!

ebru_

Ebru ÖZDEMİR

Birkaç gün önce bir „insanımla“ yemeğe çıktım. Ne yesek, ne yesek diye düşünürken, balık yiyebileceğimiz bir mekânda karar kılıp, şöööyle hafif müzikli, sohbet edebileceğimiz sakinlikte bir restorana oturduk.

Biraz Türkiye’den, biraz Suriye’den, ölümlerden, sistemden ve biraz da insanlardan bahsederken, balığının kılçığını komple çıkarıp kenara koydu. Yüzündeki ifadede bir cinlikle beraber, hüzün de yakaladığım bir bakış fırlatıp:

“Keşke insanların da kılçıklarını böyle kenara ayırabilsek. Kılçık, insanların kötü yönleri. Çöpe atılmalı. Kalan kısmı ile dünya öyle güzelleşir ki…” dedi.

“Çıkarttığımız kılçığı ne yapacağız” diye soruyorum.

“Atarız kedilere” diyor.

“Olmaz” diyorum. “Boğazlarına takılır minik dostlarımızın. O kılçığı yutabilmek “her baba kedinin harcı değil” …

Gülüşüyoruz.

Sonrasında ikimiz de sakinleşip, susuyoruz. Düşüncelere dalıyoruz.

Mümkün müydü böyle bir şey? Gerçekten içimiz de yaşayan şiddeti, ihaneti, sevgisizliği, düşmanlığı, yabancılaşmayı, bireyselleşmeyi, ikiyüzlülüğü, hoşgörüsüzlüğü, fesatlığı, hainliği çekip atabilir miydik?

Geriye sadece aşkın ve sevginin kalması mümkün müydü? Gerçekten “dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” dizeleri gerçekleşebilir miydi?

O da aynı şeyleri düşünüyor fark ediyorum.

Güzel bir sohbet, atılan kahkahalarla yemeği tamamlayıp, eve dönmek üzere yola düşüyorum.

Balık-kılçık-kedi üçgeninde…

İnsan-kötülük-iyilik-aşk dörtgeninde… Yavaş yavaş yürüyorum.

Ortak noktamız yok değil, var.

Somurtmak!

Somurta somurta giderken birden, kulplu beygirde dünya şampiyonlarına şapka çıkarttıracak kıvraklıkla, arabasının camından yarı beline kadar sarkmış beşgen vücutlu adamın (kesinlikle üçgen vücutlu değildi!) yürüyen yaşlı bir adama pek de hoş denmeyecek tabirlerle bağırdığını duyuyorum.

“Kılçık” diyorum adama. “Hatta bu komple kılçık! Kılçığı deri yüzeyine yakın, olabildiğince de kalın. Dokunsan eline batacak neredeyse…”

Duydu mu ne?

Bana doğru bakıp, camdan beline kadar sarkan sıkışmış vücudunu içeri çekmeye çalışıyor. Yüzü kırmızı görmüş kızgın bir boğa gibi, patladı patlayacak.

Bir kedi, olay mahallinden fırlayarak kaçıyor. Köşede durup, boğazına kaçan bir şeyi çıkartmaya çalışıyor. Kasıldığını görüyorum. Ya çıkartamazsa diye korkuyorum ama çıkartıyor.

O hepimizin için de olan kılçığa, ne kedi sahip çıkıyor, ne de bizler kendi kılçıklarımızın farkına varıp, çıkartmak için uğraş veriyoruz.

Etrafımız acılarla kuşatılmışken, insanlar öldürülürken, sevme adına nasıl bir şeyler yapabilir ve birbirimizi tekrar, yeniden nasıl sevebiliriz ki? Galiba, dünya gittikçe kirleniyor ve bunun panzehri olan sevgi de değişime uğruyor.

Kendimiz haricinde kimseyi koşulsuz çıkarsız sevemediğimiz, din, dil, ırk ayrımının derinleştiği, ilişkilerimizi hızla ve kolayca tükettiğimiz, ölümlerin dahi ortak acılara dönüşmediği, bizden olmayanların acılarına alkış tutabildiğimiz, sevenlerin el ele yürümesine bile tahammülümüzün kalmadığı, sadece kırmaya, sadece yok etmeye yöneldiğimiz durum, daha ne kadar bizi kanatmaya devam edecek?

Peki, tüm bunların tek suçlusu biz miyiz?

Tek başımıza mı yaptık yani biz bunu?

Ortaklaşabildiğimiz tek yanımız bu mu?

Elbette ki, Kapitalist sistem bizi birbirimizden koparttı, kanattı, ayrıştırdı. Hatta ruhumuzu bırak kemiklerimize kadar nefret tohumları ekti. Ama yine de en önce biz suçlu değil miyiz, böyle bir sistemin yaşamasına, olgunlaşmasına, kapitalist yaşama izin verdiğimiz için?

O halde, insanların içindeki o kılçığı çıkartabilmek için, önce dünyayı sarmalayan büyük kılçığı (yani Kapitalizmi) çıkarıp uzayın boşluğuna göndermek gerekmez mi?

Ne dersin?

07.04.2016

 

About Ebru Özdemir

Ebru Özdemir

Check Also

ŞİMDİ UMUTLARIMI BİRİKTİRDİĞİM YERDESİN HAMBURG…

Sevgili günlük Sen bilmezsin, Hamburg’dan G-20 zirvesi diye bir zırvalık geldi geçti. Zirve öncesi tüm …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir