Çarşamba , 28 Ekim 2020
Home » Yorum » İktidarın asıl korkusu…

İktidarın asıl korkusu…

Pressemappe BTW 2013 klein16 Kopie

Mustafa Akpolat

Şu an ülkenin içinde bulunduğu çatışmalı, her an daha derin belirsizliklere ve kaosa gebe ortamından, toplumsal bölünmüşlükten kimlerin çıkarı var?

Dış politikaya şimdilik değinmeyeceğim ama tüm bu gelişmeler ondan bağımsız da değil.

Türkiye yeni bir seçim arifesinde. Bu noktaya nasıl gelindiği konusunda herkesin kendince bir fikri olsada, toplumun büyük kesimi gidişatı kestiremediğini düşünüyorum.

1 Kasım seçimleri ne için ve kim için yapılacak?

”400 Vekil verilseydi bunlar olmazdı”dan, Milli ve yerli olan herşey satanlar neden şimdi ”Milli ve yerli olan 550 vekil” ister? Kimler milli ve yerli kimler değil sorusu ile birlikte toplumda ki kutuplaştırma, bölme, ötekileştime politikasının diğer bir ifadesidir. Bunu Cumhurbaşkanı sıfatı ile yapan bölücülük yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir.

Çokça ifade edilen ve klasik bir yöntem olarak bilinen, ”böl parçala, yut veya yönet” yöntemi bir çok defa mümkün olabiliyor.

İktidarda bulunanlar, Türkiye gibi bir coğrafyada yüzyıllardır bir arada yaşayan değişik ulusal, inançsal ve kültürel farklılıklar arasında kimi dönemler düşmanlıklar körükleyerek, iktidarlarını devam ettirmeye veya güçlendirmeye çalışmışlardır.
Kutuplara ayrılmış, bölünmüş halk kitleleri üzerinden hakimiyet kurmak, bu hakimiyeti sürdürmek ve yönetmek her daim daha kolay olmuştur.

Her dönem yaratılan düşman veya düşmanlar üzerinden toplum sindirilmiş, baskı altına alınmış ve sömürü katmerleşerek devam ederken, sermaye ve onun temsilcisi iktidarda bulunanlar, saltanatlarını korumuş veya sürdürmüşlerdir.

İktidarı asıl korkutan, Gezi direnişinden daha güçlü, örgütlü toplumsal bir başkaldırıdır.

Gezi direnişi, akp iktidarının topluma dayatttığı politikaları red eden toplumun değişik kesimlerin, değişik taleplerle, örgütsüz, kendiliğinden ortak bir noktada buluşmasıdır. İktidarı asıl korkutanda bu tür yeni ve örgütlü bir baş kaldırıdır. Gelinen şu anki çatışma ve savaş ortamı, daha önce sosyal ve toplumsal sorunlardan dolayı Gezi direnişinde bir araya gelen kesimlerin birliğini bozarak, ”Şehit, Vatan, Millet, Bayrak” gibi değerler kullanılarak bertaraf edilmek isteniyor.

‘Kürt sorunu”, ”çözüm süreci”nden, çatışma sürecine tekrar evrilmesi, asker ve polis canazelerinde estirilmek istenen ırkçı dalga ve bekledikleri etkiyi göstermeyerek, kimi zaman ters teperek iktidarın kör ve kirli savaşına karşı seslerin ve tepkinin yükselmesine neden olmuştur. Buna rağmen iktidar tarafından örgütlenen ve sokaklara salınan terör estiren çeteler linç girişimlerinde bulunmuş, halklar arasında kin ve nefret söylemleri geliştirilmeye çalışılmıştır.

Tüm bunlara rağmen iktidar, kendileri için gerekli olan ortamı yaratamamış, toplumun büyük bir kesminden tepki görmüş ve bu kirli politika büyük oranda geri tepmiştir. Erdoğan, Asker ve Polis cenazeleri ile Milliyetci kesimin oylarını almak için savaşı körükleyerek, 400 Milletvekili hesabına göre bir politika hayata geçirerek, yoksul halkın evlatlarının kanı üzerinde yaptığı kirli politika ile oy toplayarak toplumsal desteği artırmak istemektedir.
İstedikleri ortamın gündeme gelmesi, ”çözüm” sürecinin rafa kaldırlması, ”masann devrilmesi”nin diğer bir nedenide, bir sosyal başkaldırınında önünü kesmektir.

1 Kasım sonrası ”Milli İrade” bir kez daha ”senin başkanlığını ve iktidarını istemiyoruz” derse, bunu ‘Milli irade böyle istedi” diyerek kabul göreceğini beklemek büyük bir yanılgı olur.

13 yılda oluşturduğu saltanatını ve daha hedefindeki 2023’ler ve sonrası için hesapları olanların, adil, eşit şartlarda gerçekleşmeyecek olan ve anti demokratik bir seçim sonucunun dahi , ”Yeter seni istemiyoruz” demesi halinde bile, iktidarda kalmak için her türlü yola başvuracağın söylemek için falcı olmak gerekmiyor.

13 yıllık iktidarı süresince toplumun gereksinim duyduğu ve talebi olan söylemlerle iktidara gelen AKP, ”Adalet”,”Kalkınma” ve ”demokratikleşme” adı altında topluma kendi adalet anlayışını dayatan, kalkınma olarak, kendi iktidarını destekleyen sermaye kesimlerine değişik yol ve yöntemlerle verdiği desteklerle, yolsuzluk ve hırsızlıkla eş anlama getirildi ve hırsızlık neredeyse kutsandı. Bugün, milli gelir ya da kişi başına düşen gelir miktarları gibi bazı kılıflar uydurularak halkın zenginleştiği öne sürülmektedir. Günümüzde tüm dünyada bir sömürü düzeni vardır ve ekonomiler sürekli şişmektedir. Zenginleşme adıyla artan sayılar hiçbir zaman halkı yansıtmamıştır. Para ile ifade edilen hiçbir şey halkın gücünü gösteremez. Ancak insanların ve doğanın ne kadar sömürüldüğünü belirtilebilir. Halkın gücü halkın isteğinin ne kadar geçekleştiği ile ölçülmelidir. Yani eşitlik ve barış gibi toplumsal istekler asıl güçlerdir.

Demokratikleşme adı altında, 12 Eylül yasalarına dayanarak kendi iktidarını güçlendiren, devletin tüm imkan ve kurumlarını kendi iktidarı için kullanabilen, açılımlar adı altından toplumu kutuplaştıran, bölen, kindar, dindar bir nesil yetiştirmeye çalışan, iktidarda tek adam olabilme yolunda herşeyi mübah gören, dindarlık adı altından inançları kullanan, ayrıştıran, ötekileştiren, ”milli irade” dediği iradeyi bile tanımayacak dikta bir yönetimle saltanatını sürdürebilmek için savaş dahil her yola başvurarak milyonların kaderiyle çok rahat bir şekilde oynamaktadır.

Diğer yandan yaşamını ve geçimini bu iktidara bağlayan, milyonlarla ifade edilecek ciddi bir kesim oluşturuldu. Bu sürede sorgulamayan, ”Körü körüne” güçe biat eden toplumsal bir kesimin desteğini de alan iktidar, sıkıştığında ”evde tuttuğu milyonları sokağa salma” tehdidine bile baş vurabilen ve bunu kısmi olarakta uygulayan bir duruma gelindi.

”Benim Polisim, benim askerim benim vatandaşım, Benim vatandaşım, benim işçim ve benim benim” diye devam eden söylemlerinde altında, herşeyin kendisine ait olma ve biat ettirme güçüde elinden bulunduran olarak bunu, halkın bilinç altına işlemeye çalıştı.

İktidar, gerekli gördüğünde biat eden kindar ve dindar bir kesimi sokaklarda terör estirebilir hale getirdi. Yeri geldi inançlar, yeri geldi ulusal değerler veya vatanseverlik adı altında, muhalif kesimlere karşı, gazete merkezlerine, parti binalarına sokaklara salınanlar aracılığıyla terör estirebileceğini, insanları sadece dilinden, geldiği coğrafyadan veya giyiminden dolayı linç edebilecek hazır kıta bir ”vatansever” kesim oluşturdu.

Biat kültürü toplumda hakim hale getirilmek isteniyor. Böylece gücü elinden bulunduran iktidar, her şeyi yapabilme yetkisini kendisinden topladığını, neyin doğru veya yanlış olduğunu kendisinin karar vereceğini, güçünü, yeri geldiğinde polis gücüyle, adli kurumlarınca, emrindeki kurum, kuruluş ve basın ile topluma dayatmaktadır.

Ayyuka çıkmış tüm yolsuzluk, hırsızlık ve kirliliğie rağmen güçü elinde bulundurana sorgusuz, sualsız biat etmeye kadar vardırıldı. Biat kültürü , güçe veya güçü elinden bulunduranlara itaat etme, dinler tarihinde ve monarşinin, köleci ve feodal toplumlardan bu yana devam eden iktidarı elinde bulunduranların en güçlü silahı olmuştur. Bu bugünde uygulanmakta ve sonuc alınabilmektedir.

Tekrar edecek olan seçimler kimin gereksinimi karşılayacak?

Halk, eşit ve mutlu bir yaşam sağlanması için oy verir. Halk iktidarının temsilcileri bunun için bazı makamlara getirilir. Ancak halk iktidarının aslında var olmadığı açıktır. Halk eşit ve mutlu bir yaşama erişmek yerine gittikçe fakirleşir. Zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek artar. Halk için iktidarın aslında olmadığını halkın taleplerinin hiç gerçekleşmemesinden anlayabiliriz İşte bu nedenle yapılacak olan seçimler, yoksul milyonların ihtiyacı veya talebi değil. İktidarda bulunanların, derinleşen çıkmazlarına yeni bir kapı açmanın aracı olarak halka 4 ay sonran tekrar seçim dayatıldı. Seçim kimi dönemler yıpranan diktatörlüklerin yeniden meşruluk kazanmak için baş vurduğu bir yöntemdir.

Güçü asıl elinden bulunduran şu an iktidarda bulunanlar değil. Güç, emeği ve alın teri ile yaşam mücadelesi verenlerin elinde. Ancak bu güçü şu an kullanamamakta.  Eğer ki bir biat söz konusu olacaksa bu da İktidarın halka biatı olmalı. Sözde değil gerçek anlamda ‘Milletin hizmetkarı” olma işlevi işte o zaman mümkün olabilir.

‘Günümüzde “birey” olmanın olmazsa olmazları; her türlü dogmayı reddetmek, deneyin ve aklın rehberliğinde bilime inanmak, önyargılardan arınmak, eşitlik ve adaleti üstün değer olarak kabul etmek, insan ve insani değerlere saygı göstermek, emek ve üretime değer vermek, çalışmak ve üretmektir.Sağlıklı bir toplum biat edenlerden değil özgür bireylerden oluşmalı ve gelecek bireylerin omuzları üzerinde inşa edilmelidir. Biat kültürü üzerine inşa edilen toplumlar monopolist, tekçi, tekilci, tepeden inmeci bir yapıya dönüşür, yönetime tek adam kültü karamsarlık ve mutsuzluk hakim olur. Akıl ve bilim üzerine inşa edilen toplumlarda ise bireyler özgür insanlardır.”

About Mustafa Akpolat

Mustafa Akpolat

Check Also

Resmi kayıtlara göre 111 kişinin hayatını kaybettiği Maraş Katliamı üzerinden 41 yıl geçti.

Maraş’ta 19-24 Aralık  1978  tarihlerinde kontrgerilla destekli sağcılar, çevre köy ve ilçelerden çağırdıkları silahlı grupların …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir