Cumartesi , 20 Ocak 2018
Home » Yorum » HİTLER FAŞİZMİNİN YÜKSELİŞİ, SOSYAL DEMOKRATLARIN İHANETİ VE KOMÜNİSTLERİN HATALARI

HİTLER FAŞİZMİNİN YÜKSELİŞİ, SOSYAL DEMOKRATLARIN İHANETİ VE KOMÜNİSTLERİN HATALARI

Hasan Oğuz
Tarihsel bir analoji…
Yazıya girmeden önce hemen belitmek istiyorum;
bu yazı, ne bir AKP eleştirisidir ne de Anayasa taslağının faşist özünü gösteren bir yazı niteliği taşımaktadır. Ben sadece bire bir benzerlikleri olan bu iki ülkede, sivil ayaklı faşizmin Almanya örneğinden yola çıkarak tarihsel bir analoji yapmak istiyorum.
‘’1934 Almanya Referandumundan 2017 Türkiye Referandumuna’’ yazısıyla, iki ülkenin referandum süreçlerini karşılaştırmış ve benzerliklerini göstermiştim. 1934 referandumunda Hitler’in Başkanlığı ele geçirmesiyle birlikte Almanya dünyanın en vahşi ve en barbar iktidarı ile karşı karşıya kalmıştı.
Bu yazıda ise yeniden tarihsel anekdotlara dönerek, insanlık tarihinde kara bir dönem olarak anılan, işçi sınıfı ve emekçi halkara acıları ve gözyaşılarını yaşatan Alman Nazi faşizmini anlatacağım. Bu yazının daha önemli bir karakteri şu olabilir; sadece Almanya halkı için değil, bütün dünya halkları için kabus olan Hitler faşizmine giden yolu, bilerek veya bilmeyerek kolaylaştıran yanlışlıkları ve hataları tartışacağım. Başka bir deyişle faşizme giden yola döşenen o kaldırım taşlarını bu yazıda göstermek bu yazının asıl omurgasını oluşturacaktır.
O halde temel olan bu yanlışlıklar nelerdir?
Bunlardan ilki, komünistlerin stratejik ve taktik alanda yaptıkları hatalarının nelere yol açtığını göstermek tarihsel bir okuma olarak öne çıkmaktadır. Bu doğaldır da. Bunu tartışmağa çalışacağız. Herşeye rağmen şu bilinmelidir ki, hatalı politik stratejik/taktiklere rağmen, Hitler faşizmine karşı dişe diş savaşan ve ağır bedeller ödeyen Alman Komünist Partisini (KDP) ve onun militanlarını saygıyla anmadan geçmeyeceğim. Bunların başında parti genel sekreteri yoldaş E. Thalmann gelir. ikincisi de her zaman ki gibi sosyal demokratların ihanetleridir. Bunu hem tarihsel gerçeklik bakımından hem de Almanya özelinden anlatmak istiyorum. Sosyal demokratların, nasıl Hitler’in işini kolaylaşlartırdığını ve faşizmin yoluna nasıl o taşları döşediğini anlatacağım bu yazıda.
xxx
Tarihsel analojiden bahsetmiştim. Bu analoji şudur; Türkiye de 16 Nisan referandumuna giden yolda, iki ülke arasında benzerliklerin neredeyse yüzde doksan olduğu tarihsel bir aralığa işaret eder demiştim. Yapmak istediğim şudur; bu tarihsel tecrübenin bizim açımızdan nasıl okunacağının ve ne gibi dersler çıkarabileceğimizin izdüşümlerini hatırlatmaktır. Dünyanın en büyük sanayi ülkesi olan Almanya da faşizmin iktidar olmasının acı tarihsel tecrübelerinin Türkiyeden iyi okunmasını sağlamak tek amacım olmuştur. Özel bir önemi daha vardır; Hitler faşizmi, burjuva parlamenter sistemin olanaklarını kullanarak ve dolayısıyla seçimlerin yolunu izleyerek adım adım ilerleyen ve sivil diktatörlüğe dayanan bir faşizm örneğidir. Bizdeki benzerlikler bakımından önceki yazımda bunu yeterince açıkladığımı sanıyorum. Bu bakımdan ‘Almanya örneği bize muazzam bir tarih dersi sunmaktadır. Bu yaklaşımının basit bir analojik kurgu olmadığını ve bunu özümsemenin ne kadar değerli derslerle dolu olduğunu göstermek bu yazının esas amacıdır.
16 Nisan 2017 referandum sürecinde, demokrasi ve özgürlükler için yürütülen mücadele bakımından iki düzeyde ciddi bir kırılma yaşanacağını kabul etmek gerekiyor. Her iki bakımdan da bu kırılımanın özünde yatan mesele şudur; ya Tayyip başkanlığında sivil bir faşist diktatörlüğe geçişin yolu hemen hemen tamamlanmış olacaktır. Özellikle adım adım ilerleyen ve ‘’bir adım ileri iki adım geri’’ taktikleriyle 16 Nisan da rövanşı sağlanarak ülkenin tüm kaleleri teslim alınmış olacaktır, ya da faşist ilerlemede sonuç alıcı adımlar durdurulacak, faşizm cephesinde yarılma ve çatışmalara gebe bir döneme evrilecek ve halk direnişi moral bir üstünlükle derlenip toparlanacak ve mücadele bir üst evreye sıçrayacaktır.
Sonuçta 16 Nisan’dan sonra ülke farklı bir yola girmiş olacaktır. Dediğim gibi 16 Nisan bir kırılma anıdır. Ancak her iki bakımdan da Türkiye eski bir Türkiye olmayacaktır.
Bu yazıda, olağanüstü tarihsel benzerlikleri olan Almanya deneyini ayrıntılı bir şekilde işlemek istememin asıl nedeni budur. Sol içinde ve bazı Kürt Parti’lerinde hala var olan farklı düşünceleri de dikkate alırsak (az sayıda da olsa boykot taktiğini vb…) üzerinde hassas bir şekilde konuşulmasının hayati önemi kendiliğinden ortaya çıkar.
Ve HAYIR sloganının kendine yüklediği anlamın çok ötesinde tarihsel bir önemle ortaya çıktığını düşünürsek ve karşı çıkışı toplumsal sınıflar açısından büyük bir DİRENİŞE ve ÖRGÜTLENMEYE dönüştürebilirsek görevlerimizi yapmış olmanın bahtiyarlığını da yaşamış oluruz. O nedenle faşizme HAYIR diyoruz.
1. ALMANYA DA ‘PARLAMENTER CUMHURİYETTEN’ FAŞİST DEVLETE GİDEN YOL
1933 yılına kadar Almanya parlamenter bir sistem olan Weimar Anyasası ile yönetilmişti. Ancak 1930 ile 1933 arasında bu cumhuriyet anayasası önemli ölçüde çiğnenmiş ve kadük hale getirilmişti. Hem şansölye hem de dışişleri bakanı olan H. Brünning, bilindiği gibi ekonomik krize çözüm bulamamış, parlamentoyu ikinci plana atmış, ülkeyi şu an bizde yaşandığı gibi kanun gücünde kararnamelerle yönetmiş ve bu durum Nazi faşizme giden yolu oldukça kolaylaştırmıştır. Bu döneme yarı başkanlık sistemi de denilebilir. Ama hala parlementer sistemin ve cumhuriyet yasalarının hüküm sürmesenin de var olduğunu unutmayalım. Biz de hala yürürlükte olan 1982 Anayasasının varlığı kitap üzerinde korunsa da, pratikte yok hükmünde kabul edildiğini unutmadan söylemek gerekiyor. Bu bakımından Almanya da hala yürürlükte olan anayasa, parlamenter sisteme göre yazılmış Weimar Anayasasıdır. Ancak 1933 yılına kadar yok hükmünde bir pratikle karşı karşıya kalmıştır. 1931 de adı geçen anayasanın ‘’devletin tehlikede olduğu’’ dönemlerle ilgili 48 ci maddesine dayanan Brüning, ülkede olağanüstü durum ilan etmişti ve ülkeyi olağanüstü hal kararnameleriyle (Noterordnungen) yönetmeye başlamıştı. Buna başkanlık kararnameleri de denilmektedir. Başkan olmadan başkan gibi davranan bir şansölye vardır karşımızda. Adeta bizim şu anda yaşadığımız sürecin bir izdüşüm gibidir.
30’lu yıllar faşizmin hızla ilerlediği yıllardır. Hemen hemen devletin bütün temel kurumları ele geçirilmiştir. En önemlisi polis teşkilatı ve bürokrasidir. Ordu ise hala yükselen faşizm karşısında çelişkiler yaşıyordu. Henüz ordu tümüyle ele geçirilmiş değildi. Nazi faşizmini üstü örtülü bir şekilde destekliyordu ama henüz tümüyle emrine girmemişti. Sonuçta faşizm, Orduyu içten bölmüş, önemli bir kısmını nötrelize etmiş ve bir süre sonra hedefine ulaşmıştı. Nazi hareketi orduya aşağıdan sızmıştı. Ordunun rolü iyice kuşa çevrilmiş, 1938 yılında ise yüksek komuta kademesi toptan değiştirilmişti. Genel Kurmay Başkanı ve 14 General ordudan atıldı bu dönemde. 30 Generalin ise rütbesi indirildi. vb….
Kanımca Nazi faşizminin esas başarısı ordu değil, polis ve bürokrasidir. Bu iki alan faşizmin esas başarısını garantileyen ana kurumlar olmuştur. (Burada bir an için duralım ve bizim yaşadığımız süreçle olan benzerliklerini yeniden hatırlayalım. Cemaat ile birlikte yargı ve polisin nasıl ele geçirildiğini… sonra da Ordunun tabiii…) Böylece Almanya da devlet aygıtı parçalanmış, Meclisin (Reichtag) merkezi otoritesi sınırlandırılmış, merkez, bölgesel yapılarla çatışma haline dönüşmüştü. Böylece değişik sınıf güçleriyle birlikte taşra örgütleri devlet içinde ‘özerk’ konumlar kazanmaya başlamıştı. Zamanla bu taşra örgütleri, nasyonal sosyalizmin üstlenme merkezlerine dönüşecektir. Bavyera ve Thüring bölgeleri bunun tipik örnekleridir. Dolayısıyla faşizm, hem merkezi hem de bölgeleri aynı anda kuşatıyordu. Bu dönemde, parti ile devlet kurumları arasındaki çatışmalara son veren bir kararname yayınlandı. Ülke olağanüstü hal yasası ve kararnamelerle yönetiliyordu çünkü. Bizdeki Kanun Hükmünde Kararname’ye (KHK) benzer bir kararnameyle, adı ‘’parti ve devlet birliği’’ olan bir emirle parti ile devlet birliği sağlanmış ve devlet içine çöreklenmiş olan parti devlet haline gelmişti. Führerin denetlediği devlet aygıtı şimdi artık parti aygıtı ile kaynaştırılmış olacaktı. Biz de Cumhurbaşkanlığının (yani başkan adayının) parti ile üyeliğinin devamını öngören anayasa taslağının halk oylaması ile geçirilmesinin altında yatan asıl mesele budur. Hitler şöyle diyordu;
‘’Parti şimdi devlet olmuştur. Artık bütün iktidar hükümetin elindedir.’’
Yine de bu iki alan arasında çelişki bir süre var olmaya devam etti. Baskın olan devlet aygıtıydı hala. Parti, kitleleri devlet aygıtına bağlayan volan kayışlarıydı. Ve aynı zamanda devletin ideolojik aygıtına da dönüşüyordu.
Yukarda belirtmiştim. Nazilerin güçlenmelerinin ve ilerlemelerinin asıl kaynağı polis gücüydü. Artık devlet, paramiliter bir örgüt olan SS’ler (Koruma veya Güvenlik Timi denilen) devletin yasal vurucu timi haline gelmişti. Yanısıra partinin vurucu gücü olan bir örgüt daha vardır; SA örgütüdür bu. (Ki bu örgüt, taarruz bölüğü olarak ya da karagömlekliler olarak bilinir.) SA’da, SS’lerin yanısıra iş başında bulunuyordu. Bunlar özel seçilmiş muhafızlardan oluşmuştu. Ve partinin polisleri olarak işlev görüyorlardı. Ki SA’lar 1923 yılından bu yana faaliyet içindeydiler. (Hatırlatalım; bizdeki özel güvenlik örgütünün yanısıra SADA, Kardeşlik örgütü vb. oluşumlara dikkat çekelim.) İktidarı ele geçiren Naziler bu dönemde yasal ve yasal olmayan bütün polis güçlerini birleştirdiler. Artık siyasi polis olarak GESTAPO ile SS’ler birleşip tek komuta altına alındı. Bu Himmlerin komutasında 1936 yılında gerçekleşti. Bu güç doğrudan ‘’yüce önder’’ Hitler’in denetimi altında çalıştı. Bu örgüt 1936 yılında 210 bin üyeye ulaşmıştı. Üyeleri ise genellikle aydın, okumuş, soylu ve burjuvazinin çocuklarından alınıyordu. Önceki referandum yazısında bu süreci anlatmış ve Hitler’in nasıl bütün iktidarı kontrol ettiğini yazmıştım. Burada daha ayrıntılı bir anlatıma gerek yok sanırım.
2. SOSYAL DEMOKRATLARIN İHANETLERİ
Almanya da sosyal demokrat parti (orjinal adıyla SDP) disiplinli, bürokratik ve merkezi bir partiydi. Uzun bir tarih geçmişe dayanır. Ancak bu parti, işçi hareketinin gelişmesini engelleyen, bloke eden, demokratik talepleri bastıran, hatta faşist düzeyde baskılar uygulayan bir parti olmasıyla tanınır. Üyelerinin çoğu sanayi işçisi olan bu parti 1928 yılında (ki NSDAP %2,8 almasına karşın) %20 oy almıştı. 1928 yılında son iktidarı olan SDP, devleti ciddi düzeyde ele geçiren Nazilere karşı hemen hemen hiçbir şey yapmamış ve sessiz kalmıştı. Mesela 1929 1 Mayıs kutlamaları SDP tarafından yasaklanmıştır. Gerekçeleri hazırdır; Nazilere bahane sağlamayalım ve provakasyona davet çıkarmyalım vb… Aynı yıl içinde KDP, yani Almanya Komünist Partisi ise, Berlinde 1 Mayısı kutlamak ister. Bu dönemde SDP hükümetinin Prusya polisi 33 işçiyi katleder. Bilindiği gibi Rosa Luxemburg ile Karl Liebnechkt de SDP hükümetinin başındakiler tarafından katledilmişlerdi. Meclisin kendisi de faşist ve gerici olan H. Brüningi destekler. Aynı şekilde Hitlere yolu açan son başkanlık seçimlerinde SDP, Hindenburg gibi azılı bir gericiyi de desteklemiştir.
SDP, aynı zamanda güçlü işçi milislerine sahiptir. 1924 yılında bu milislerin sayısı 160 bindir. Göz göre göre gelen faşizme karşı bu milisler asla kullanılmazlar. 1932 de Almanya sosyal demokrat hükümetine, yasal olmadığı halde von Papen tarafından son verildiğinde, koministlerin önerdiği grevi SDP’nin sendikaları ve merkez yürütmesi reddeder. Dahası Hitler’in şansölyeliğe atanmasının ertesinde, bu atamanın yasal olmadığını ve işlemez olacağını söyleyerek Almanya Komünist Partisi’nin (KDP) önerdiği genel grevi de reddederler. Artık Hitler’in yolu böylece açılmıştır.
Daha büyük bir aymazlığı SDP 1933 yılının 1 Mayıs’ında gösterirler. Nazilerin düzenlediği sözde İşçi Bayramına SDP sendikaları büyük bir aymazlıkla katılırlar. Faşizme altın tepside sunulan bu çiçekler ne yazık ki onların sonlarını da getirmiştir. Aynı yılın Temmuz ayında bu SDP’nin de sonu olur. Yasaklamalar başlamıştır artık. Noske ve Severing gibi hain sosyal demokrat sendika şefleri, ‘’Bolşevizme’’ göre Nazizimi kötünün daha iyisi olarak sunmuşlardır. Ama yine de namuslu SD saymadan geçmek haksızlık olur. Mesela SDP’nin ‘’Reichbahnner’’ adlı milis örgütü ve başında bulunan M.Höltermann, Nazilere karşı etkin mücadele verilmesini isterler. Ama atı alan üsküdarı çoktan geçmiştir. 28 Şubat 1933 tarihli kararnameyle Weimar Anayasası askıya alınarak olağanüstü hal ilan edildiğinde SPD YK üyesi ve Vorwarts’ın (parti yayın organı) şefi F. Stampfer şöyle yazar; ‘’Faşistler sadece meşru bir hükümet gibi davranabilirler. Doğal olarak bundan, bizim meşru bir muhalefet olacağımız çıkar.’’ Ve devamla şöyle der ‘’Sosyal Demokrat’lar faşistlere karşı namuslu eleştirici rolü oynamalıdırlar.’’ Uzatmamak için daha nice örnekleri gösteremeyeceğiz bu yazıda. Oysa Nazi iktidarı, bütün organları ele geçirmiş ve hızla gücünü tahkim etmeye başlamıştır. Sonuç SDP’nin de yasaklanmasıdır. Küçük bir hatırlatma da bizdeki CHP’den olsun; HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları tümden kaldırıldığında ve daha sonra tutuklanmalar başladığında CHP’nin sessizliği, hatta desteği ile SDP’nin Hitler’in ilerlemesindeki sessizliği, hatta desteği arasındaki paralelliği yeniden bir hatırlayalım derim.
3.’ SOSYAL FAŞİZM’ MESELESİ
‘’Sosyal faşim’’ düşüncesi Komünist Enternasyol’in (KE) 1924 de 5. Kongresinde öne sürülmüştür. Bu dönemde sosyal faşizm tesbiti çok da anormal olan politik bir analiz değildir. Henüz faşizm tehlikesi gündemde değildir ve sosyal demokrasinin işçi hareketi içindeki ihanetine karşı bir söylemi ifade eder. Lenin’in sosyal emperyalizm tesbiti ne kadar doğruysa sınıf mücadelesinde sosyal demokratların hain yönlerini anlatan sosyal faşizm tesbiti de o kadar doğru kabul edilebilir. Ancak problem daha sonra ortaya çıkacaktır. Böyle olsa da sosyal faşizm en güçlü ifadesini 1928 yılında bulur. Dikkat çekmek isterim. 1928 yılından itibaren Nazi hareketi giderek büyüme eğilimindedir. Bu kararda sosyal faşizm; ‘’sosyal demokrasi işçi sınıfı hareketinin sağ kanadını, faşizm ise sol kanadını oluşturmaktadır’’ denilir. Ancak sorun teoriden pratiğe uygulanacaktır. Bu yanılgılı düşünceyi daha sonra KDP de benimsemiş oldu. KDP Genel Sekreteri E. Thalmann bir konuşmasında şöyle demiştir; ‘’….saflarımızda, faşizm ve burjuva sosyal demokrasisini, Hitler’in partisini ve sosyal faşizmi liberal bir şekilde birbirinden ayırma eğilimleri ortaya çıktı.’’
Bu yanılgılı düşünceye kaynaklık eden üç neden sayılabilir;
1. Farklı devlet biçimlerini birbiriyle özdeş görmek,
2. Faşist partinin yapısını ve işlevlerini diğer burjuva sosyal demokrat parti ve yapılarıyla bir ve özdeş görmek,
3. Faşist partinin kitlelere daynamış olmasından hareketle, sosyal demokrat kitlenin faşizmin de tabanını oluşturduğu yanılgılı düşüncelere dayanıyor olmasıdır.
Dolayısıyla KDP, Hitler faşizmi ilerlerken, sosyal demokrat partiyi de hemen hemen aynı düzeyde düşman görmesi ve onunla bir ittifak aramaması ağır sonuçlara yol açmış ve faşizm adım adım iktidarını perçinlemiştir.
4.KOMİNTERN VE İTTİFAKLAR SORUNU
Kısaca geriye uzanmak istiyorum. 1921 de hala Lenin yaşarken, Lenin de önerisiyle KE 3. Kongresinde Proletaryanın Birleşik Cephesi tezi önerilir ve kabul edilir. 1924 yılında KE. 4. Kongresinde ise belirli amaçlar ile sosyal demokrasinin de yer alacağı İşçi Hükümetleri önerisi getirilir. Böyle bir hükümet, proletarya diktatörlüğü yolunda bir aşama olarak görülür. Anlaşılacağı gibi toplumda henüz işçi sınıfı güçlü değildir ve burjuvaziye karşı, komutası proletarya partisinde olmak kaydıyla sosyal demokrat partilerin de işçi hükümetinde yer alabilecekleri deklere edilir. Bu geniş bir ittifak anlamına gelir. Ve üstelik henüz faşizmin kapıları çalmadığı bir dönem olduğunu özellikle hatırlatırım.
Ancak 5. Kongrede eski tezlere itiraz yapılmaz, ama daha önce İşçi Hükümetleri devrimden önce özel bir aşama olarak görülürüken, 5. Kongrede özel bir aşama yerine proletarya diktatörlüğüyle özdeş bir anlayış egemen olur.
KE’ın 6. Kongresinde ise (1928), devrimin gündemde olduğundan hareketle savunma değil saldırı tezi öne çıkar. O zaman doğal olarak ittifaklar politikası da toptan değişir. Böylece ‘sosyal faşizm’ tezi ittifakların da yapısını belirler hale gelir. Artık ittifak politikası ‘sınıfa karşı sınıf’ olarak gündemleşir.
Doğal olarak sosyal faşizm, sosyal demokrasinin işçi sınıfı içindeki sağ kanadı olarak ele alındığı için sosyal demokrasiye karşı savaş açılır. Adeta baş düşman olarak görülür. KDP’nin 10. Plenumunda Thalmann’ın konuşması bunun tipik örneğidir. Hitler faşizmine karşı zaferin önkoşulu olarak ana darbeyi sosyal demokrasiye karşı sürdürmek gerektiğini belirtir Thalmann. Tarih 1929 dur. Dünya çapındaki ekonomik ve politik bunalım dönemine hızla girilmiştir. Almanya da ise otoriter arayışların hız kazandığı bir döneme doğru gitmektedir. Ve Nazi Partisi (NSDAP) adım adım işçi ve halk güçleri arasında güç toplamaya başlar. Daha acısı şudur; E. Tahalmann 1932 de, yani Nazilerin hızla ilerlediği bir dönemde (bir yıl sonra Hitler tüm devlet kontrolünü ele geçirmiştir zaten) partinin 12 ci Plenumunda şöyle konuşur; ‘’…gelişmekte olan güncel faşistleşme aşamasında, sosyal demokrasiye karşı mücadelemizde her yumuşama… ağır bir yanılgı olmaktadır.’’
KE’ın 7. Kongresi (1935), daha önce proletaryanın birleşik cephesi (ki doğru olan budur) yerini anti faşist halk cephesine bırakır. Bu sağa savrulma dönemidir. 1935 den sonra bu strateji, sol oportünizmin kefareti olarak bu sefer sağ oportünizme savrulmaktan kurtulamayacaktır. Nedenlerini şöyle toparlayabiliriz;
1. Proletarya cephesi üzerine şekillenen bir halk cephesi önerisi yanlış değildi. Ama bu proletarya cephesinin tali plana atıldığı ve halk cephesinin öne çıktığı bir pratik içinde gelişmiş olmasıdır yanlış olan.
2. Liberal burjuvazi ile ilgili en geniş ittifak politikası, bu sefer faşizmin tabanı için daraltıcı bir yönteme yol açmasıyla sonuçlanmıştır.
3. Ve köylülük ve küçük burjuvazi içinde komünistlerin, dolayısıyla KDP’nin çalışmasının önemsiz bir alana kaydırılmış olması veya küçümsenmiş olması başka bir temel yanlış olarak ortaya çıkmıştır.
5. KDP’NİN YANILGILARI VE FAŞİZMİN EGEMEN OLUŞU
O zamanlar KDP’nin politikasına iki temel olgu yön vermekteydi;
bunlardan birincisi, işçi sınıfı hareketinin yükselişi ve devrimci bir durumun varlığı yakın bir devrim hedefinin kabul edilmesidir. Bu strateji teorik olarak yanlış değildi. Ama faşizmin yakın bir tehdit olması, devrim için, işçi sınıfının ayaklanması, silahlanması, her düzeyde örgütlenmesi ve diğer hazırlıkıkların yetersiz oluşu vb. nedenlerle iktidarın kısa bir dönemde alınamayacağını göstermişti. Oysa faşizm bütün gücüyle davul çala çala geliyordu. Zaten devrimci durumun her zaman devrime yol açmayacağını hem Lenin hem de tarihsel deneyler yeterince göstermiştir. Yakın bir devrim öngörüsü ister istemez saldırı dönemi olarak algılanmıştır. İkincisi de, birinci maddeye bağlı olarak faşist tehlikenin yeterince önemsenmemiş ve yine yeterince ciddiye alınmamış olması gerçekliğidir.
Partinin faşizme karşı direnişindeki başarısızığının nedenleri, ne üyelerinin sınıf bileşiminden kaynaklanmıştır (işçi aristokrasisine dayanmış olması ileri sürülen tezlerden birisidir. Bu ayrıca doğru da değildir) ne de partinin zayıflığı veya üyelerinin azlığıdır. 1932 de partinin üye sayısı 300 bindir. Bunun böyle olmasıyla devrimin zafere ulaşması arasındaki mesfeye neden olan bir dizi sorun şimdilik bu yazının konusu değildir.
KDP, faşizm tehlikesine karşı ne ciddi düzeyde askeri gücünü harekete geçirmiştir ne de sosyal demokrat parti ve ona üye olan sendikalarla ciddi bir ittifak aramıştır. Sosyal faşizm tezlerine karşı ciddi itirazlar gelse de henüz bu tezlerden vazgeçmemiştir. Ama eskisi gibi güçlü bir argüman değildir artık. Zaman zaman sosyal demokratlarla ittifak aranmak istenmiştir. Hatta Thalmann 1932 de yaptığı bir konuşmada, işçilerin sosyal demokrat örgütlere üye olmasını anti faşist bir cephe için engel teşkil etmediğini belirtir ama buna uygun ne pratik örgütlenir ne de somut bir gündem olur, var olanlar da oldukça zayıf kalır. Yine aynı dönemde Thalman yukarda verdiğim söyleminde, sosyal demokratlara karşı mücadeleyi kesintisiz sürdürmek gerektiğini de belirtmiştir. KDP son anda, Hitler 1933 de iktidara geldiğinde sosyal demokrasiye yeni bir eylem çerçevesi önermiştir ama artık atı alan üsküdarı geçmiştir. KDP bir yandan böyle girişim ve sözlerde bulunurken bir yandan sosyal faşizm tezlerinin pratik örnekleri de yaşanmağa devam eder. Mesela Bade yöresel parlamentosunda komünist parti vekilleri, sosyal demokrat partiye ait olan Demir Cephe ve Reichbanner milislerinin yasaklanması için yasa tasarısı önermeye bile kalkarlar. Sonuçta KDP merkezinin eleştirisi sonucu bu öneri geri çekilse bile partinin içindeki farklılılıkları anlatmak için ilginç bir örnektir bu.
Hala ‘parlementer demokrasi’yle faşizm ayrımının önemsenmemiş olması, hatta bunların eşit görülmesi devam eden politikanın bir sonucuydu. Demokratik hakların ve özgürlüklerin savunulması hala küçümsenmekteydi. Zira böyle bir eylem biçimi partiye göre, kitleleri devrimci saldırıdan alıkoymakta ve reformizme kapıyı aralamaktadır!
KDP’nin seçimlere yaklaşmı da yanlıştır. Parti, oy oranlarının artmasını, sınıfın ve kitlenin kazanıldığının bir ölçütü olarak değerlendirmiştir. SDP’nin oy kaybettiği, KDP’nin oy artırdığı 1930 seçimlerinde, ama Hitler’in zaferi olan bu seçimde Rote Fahne şöyle yazar; seçimde zafer kazanmış olduğumuz kabul edilirse (SDP ye göre), Hitler için ‘en büyük gün olmuştur ve görünüşte Nazilerin seçim zaferi sonun başlangıcıdır, diyebilmektedir.
Daha acısı şudur; KDP MK nin aksine Komintern 1931 de, Prusya sosyal demokrat hükümetine karşı yapılan halk oylamasında, KDP’nin, Komintern tarafından Naziler ve Çelik Mihferle birleşmeye zorlanmış olması acı bir tarihsel tebessümdür.
Hitler’in zaferinden sonra Kominternin 13 Kongresinde Manuilski, KDP yi savaşmamış olmakla suçlayan yabancı komünistlere karşı ‘’eğer KDP Hitlere karşı silahlı mücadeleye girişseydi provakasyona gelecekti’’ cevabını vermiştir.
Devrime hazırlandığını söyleyen KDP, 22 /23 Şubat gecesinde 4000 komünist Reichstag yangını vesilesiyle tutuklanırken, hala askeri olarak tek bir mermi sıkmamıştır. Belli ki parti askeri olarak da hazırlıklı değildir. Öyle ki 1932 de MK, Würetemburg örgütünü, başlıca mücadeleyi SD değil de Nazilere karşı sürdürmesi nedeniyle eleştiri konusu dahi yapmıştır. Bu bölge örgütünün ‘faşistleri gördüğünüz yerde vurun’ parolasını bireysel şiddeti yerme adına kınamış ve ortadan kaldırmıştır. Kominternin askeri uzmanı olan Neumann ve Wolwenberg de bu düşüncede oldukları için kınanmıştır.
Burada kuşkusuz Nazilere karşı direnen, cesaretle savaşan, zindanlara ve toplama kamplarına atılan binlerce militanı anmak gerekiyor. Bunlardan birisi de parti politikalarının yanlışlığında etkin rol oynamasına rağmen E. Thalmann’ın kahramanca direnişidir. O tutuklandıktan on yıl sonra toplama kampında kurşuna dizilmiştir.
Maalesef KDP’nin faşizme karşı ortak birlikler yaratamamış olması, faşizme giden yolları kolaylaştırmıştır ve hızlandırmıştır. Ve partinin de ezilmesine neden olmuştur.
Şimdi bu deneylerden Türkiye ve 16 Nisan referandumu için çıkaracağımız dersler olsa gerek….
 
5 Mart 2017 Pazar / Düsseldorf

About Hasan Oğuz

Hasan Oğuz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir