Cumartesi , 21 Nisan 2018
Home » Haber » „Eğlenceli bir Netflix dizisinde değiliz neticede“

„Eğlenceli bir Netflix dizisinde değiliz neticede“

Düşünüyorsun, hissediyorsun, bazen mutlu oluyorsun – Deniz Yücel hapishanedeki hayatını böyle anlatıyor. Acı biber kabukları, takvim yapraklarındaki özlü sözler ve sahanda yumurta deniz anası – 4,18 çarpı 3,10 metrede geçen bir gündelik hayattan kesitler.

Gazeteci Deniz Yücel’in  10 Aralık Pazar günü „Uluslararası insan hakları günü”de  tutukluluğunun 300. gününde Die Welt  gazetesinde yayınlanan mektubu:

Merhaba Welt[1], sevgili okurlar,

Bir kutlama vesilesi varsa, hakkını vermek gerek. Bugün şahane karım Dilek’le, muhteşem kızkardeşim İlkay’la, anne babamla, yeğenlerimle, avukatlarımla, meslektaşlarım ve arkadaşlarımla beraber, rehin alınışımın 300. gününü kutluyoruz. Eh, „beraber“ demek tam uymuyor tabii; onlar İstanbul‘da, Berlin’de, Flörsheim’da ve başka birtakım yerlerde yapıyorlar kutlamayı, bense yüksek güvenlikli Silivri 9 nolu hapishanesinde.

Geçen zamanda çok fazla bir olay olmadı. Savcılık hâlâ bir iddianame yazma zahmetine girişmiş değil. Daha doğrusu: kimse ona bunun için bir talimat vermedi. Neredeyse on ay geçti, bu ülkede bir otoyol köprüsünün tamamlanması bu kadar sürmüyor.

Yine de, belki zaten okumuşsunuzdur, bir haftaya yakın süredir artık tam tecrit koşullarında tutulmuyorum – Dilek’in benim için bir dişi aslan misali verdiği mücadele sayesinde oldu bu. Şimdi gün içinde gazeteci Oğuz Usluer’le bir avluyu paylaşıyorum. Daha önceki avlum gibi bunun üzerinde de bir tel örgü gerili. Fakat burası, 4.40 metre eni ve 13 metre boyuyla, tel örgünün arasından gökyüzüne hep yalnız başıma baktığım daha önceki avlumun üç katı uzunluğunda.

Bir şey daha oldu bu arada: Türkiye hükümeti, ikinci süre uzatımının ardından en nihayet Avrupa insan Hakları Mahkemesi’ne bir görüş açıklaması gönderdi.

Fakat şimdi yenilikler hakkında daha fazla söyleyebileceğim bir şey yok. Şimdi sohbet edebileceğim ibr insan olması, tabii ki güzel. Fakat Oğuz’dan bahsetmek için henüz erken; durmaksızın konuşuyorum çünkü, daha dinlemeye sıra gelmedi. Ayrıca öncelikle Türkiye Adalet Bakanlığı’nın Strasburg’a sunmaya cür’et ettiği şu şeye verilen süre içinde cevap yazmam lazım.

Bunun yerine bu vesileyi, bana yazdığınız bir yığın mektup için size teşekkür etmek üzere kullanmak istiyorum. İster gazetemin –gazetenizin- çağrısı üzerine yazmış olun bu mektupları, ister dpa’daki[2] değerli meslektaşım Can Merey’in sevgili Dilek’le yaptığı söyleşiyi okuyup onun üzerine yazmış olun, veya isterse Welt’in mektubunuzu türkçeye çevirteceğini başka bir biçimde öğrenip yazmış olun. Her halükârda, Oliver Kontny’ye ve bütün diğel çevirmenlere teşekkür ederim!

Kötü haber, şu: Mektupların hâlâ pek azı bana ulaşıyor. İyi haberse şu: Anlaşılan hiçbir şeyi atmıyor, bir yerlerde saklıyorlar.

Nitekim Nisan’dan yazılmış bir mektubu ancak daha geçende teslim ettiler. (Sevgili Sarah Schmidt, bu senin mektubundu. Yeni romanın için seni tebrik ederim! Kreuzberger Olfe’deki prömiyerini kaçırdım maalesef. Parıltılı kalemlerle –parıltılı kalemler!- yazdığın o çok çok selâmlar için de yürekten teşekkürler!)

Bu arada hastaneye son gidişimde, hemen yanımızda bir inşaatin başladığını fark ettim. Hakikat muhtemelen daha dünyevîdir, fakat yine de, bana teslim edilmeyen mektuplara ayrılan depo kapasitesi dolduğu için bu yeni binayı yapmaya giriştiklerini tasavvur etmek, hoşuma gidiyor. İçeri tıkılmış yazarların bulunduğu hapishanenin yanıbaşında, içeri tıkılmış mektuplar için bir hapishane – çok şiirsel olmaz mıydı?

Bir başka sevindirici gelişme: Kurum bünyesindeki „mektup okuma komisyonu“ (adı gerçekten böyle), teslim ettiği mektupları içeriğine göre seçmiyor, anlaşılan. Bunun dışında da teşhis edilebilecek bir seçme ölçütü yok – belki sadece, pek uzun olmayan mektupların şansının daha yüksek olduğu söylenebilir. (Mektup okuma komisyonu, okuma tembeli midir acaba? Neler oluyor orada?) Welt’in yolladığı mektupların teslim edilme ihtimale de, Almanca olsun Türkçe olsun, doğrudan hapishaneye yollananlardan daha yüksek.

Dilek Mayatürk-Yücel

Dilek Mayatürk-Yücel

Quelle: dpa

Benim mektuplarımla ilgili durum daha zor. Zira alıcısı Dilek olanlar dışındaki mektuplarım buradan dışarı bile çıkamıyor.

Bu nedenle size bu yoldan cevap vermek istiyorum. Biliyorum, yeterince kişisel olmayacak böyle. Ama mevcut koşullarda başka türlüsü mümkün değil. Tam adınızı anıp anamayacağımı size soramayacağım için de, çoğu durumda soyadlarınız yerine kısaltma kullanacağım. Bunun için de anlayışınızı diliyorum.

***

Sevgili Meike S., bana ve hapisteki Türk meslektaşlarıma yolladığınız posta kartları için çok teşekkürler. Gönlünüz rahat olsun, „iyi günler,“ alıcı hapiste olduğunda da münasip bir hitap şeklidir. Neticede burada da iyi ve kötü günler oluyor. (Benim için en iyi günler tabii ki pazartesiler. O gün Dilek Günü’dür, bir saatliğine ve çoğunlukla bir camın arkasından bile olsa o gün görebiliyorum onu.) Ayrıca haftanın belirli bir ritmi de var, hatta bir haftasonu bile var. Bunu daha önce bir defa anlatmıştıkm, onun için burada ayrıntısına girmiyorum. Google-Translate’e rahatlıkla güvenebilirsiniz, Türkiye Adalet Bakanlığı da aynısını yapıyor.

***

Sevgili Ulla M., Flörsheim’daki Graf-Stauffenberg okulunda sadece bir yıl sınıf öğretmenliğimi yapmış olsanız da tabii ki hatırlıyorum sizi. Peki siz şu anlatacağım hikâyeyi hatırlar mısınız acaba? 10. Sınıfın sonlarına doğru bütün öğrenciler için bireysel veda hediyeleri hazırlamıştınız. Benim hediye paketimin içinde ne olduğunu maalesef hatırlamıyorum. Ama benim için seçtiğiniz kartı gayet iyi hatırlıyorum: yüzünde pervasız bir ifade taşıyan yaşlı bir adamın siyah beyaz fotoğrafı vardı üzerinde. Mickey Rourke tipinde birisi.Üzerinde de kıpkırmızı harflerle şöyle yazıyordu: „Herkes benimle aynı kanaatte olma hakkına sahiptir.“ Bu ince mizahı o zaman da çok beğenmiştim. Ve bu mesaj beni çok düşündürdü –o zamanlar olduğum gibi, 17 yaşında, asi ama kendinden feci bir şekilde emin birisinden sizin bekleyebileceğinizden muhtemelen fazlasını düşündürdü; benim o zaman kabullenebileceğimden ise kesinlikle çok daha fazlasını.

***

Sevgili Tülin, şahsen tanışmıyoruz. Fakat mektubun bana çok dokundu. Jungle World’dan taz’a, oradan Welt’e uzanan yolculuğumda senin için hep „sadık bir dost ve yol arkadaşı“ olduğunu yazıyorsun, bu başlıbaşına güzel. Ama, Türkiye’den yazdığım metinlerle, babanın geldiği ama „her zaman Türk“ kalman için dilini sana öğretmediği memleketle bir bağ kurmamı sağladığın için, bunları anlamana yardımcı olduğum için teşekkür edişin … vay! Bu iltifata nasıl karşılık verebilirim, sahiden bilmiyorum.

Bir teklifim var ama: Eğer istersen, bir gün, akrabalarının yaşadığı ve benim de bir yılımı geçirdiğim –yirmi yıl geçti üzerinden-, Türkiye’nin en Avrupalı şehri olan İzmir’de gezdiririm seni. Veya, her şeye rağmen dünyanın en güzel şehri ve içinden deniz geçen tek şehri olan İstanbul’da… Arada da Alsancak’ta veya Üstüdar’da köfte-patatesin en iyisini yeriz? Tamam[3]?

***

Sevgili Frédéric (Schwilden), neler yapıyorsun sen öyle: Focus için Nazi röportajları, Erlangen, bebek… Bunların hepsinden de neşe tınısı alıyor insan. Bir süre önce bir ara yine bıyık bırakmıştım. Gardiyanlar beğendiler, en azından öyle söylüyorlardı. Kendilerinin hiçbiri bıyıklı değil. Çoğu bayağı genç, bazıları 30’un altında, üniversite okumuşlar ama daha iyi bir iş bulamamışlar. Diyorlar ki bana: „Siz gelir gidersiniz ama biz hep buraya kapatılmışız.“ Bir defasında, benden farklı olarak mesai bitiminde evlerine gidebileceklerini, ayrıca her an işten ayrılabileceklerini söyleyerek itiraz ettim. Gardiyan bu itirazı geçerli saymadı: „Öyle kolayca işten ayrılamayız,“ dedi, „ekonomi elimizi kolumuzu bağlıyor.“ Bense hâlâ soruyorum kendime: kaskatı Marksist sınıf analizi mi demeli buna, üzücü bir kendine acıma mı? Ne dersin?

Her neyse, berbere bundan bir evvelki gidişimde tekrar kestirdim bıyığı. Geçenlerde de, belki de görmüşsündür, taz’la söyleşimde burada elektrik paramı kendim ödemem gerektiğini anlatmıştım. taz, bu elektrik faturası meselesini başlığa çıkarıvermiş –yazı işlerindekileri bilirsin. Dürüstlük gereği, buna karşılık berberin bedava olduğunu eklemem gerekirdi. (Hey, Welt, sakın şimdi de „Berber beleş“ diye ara başlık çıkartmayın, tamam mı!)

Berber deyince, o bir mahkûm değil, bir infaz memuru – eğlenceli bir Netflix dizisinde değiliz neticede. Ama işinin ustası bir infaz memuru. Kendisiyle anlaştık, serbest bırakıldıktan sonra da gelip ona traş olacağım. Çünkü Dilek de onun yaptığı işe hayran oldu, hem ayrıca burası, Welt adına başkente yolum düştüğünde hep gittiğim berberimden daha yakın. „Welt adına“ demesi kulağa acayip cool geliyor, bununla ancak „çağımız adına“ demenin varoluşçu havası aşık atabilir. Görüyorsun: gayet hazırlıklıyım ve bıyık yarışması davetini kabul ediyorum. Sevgiyle, Amely ile bebeğe de.

***

Sevgili Manfred S., tuttuğum takımı soruyorsun. Ne Eintracht ne Mainz, ne de Darmstadt veya Kickers, memleketten bir takım zaten hiç değil. Leverkusen. Hatta bir ara mavra bir yazıyla sebeplerimi de açıklamıştım. Türkiye’de tabii ki Beşiktaş, mahallemin takımı. Werder Doğu kale arkası tribününe candan selamlar. Weser stadyumundaki Free-Deniz pankartı için de çok teşekkür, gerçekten çok büyük teşekkür. Kendimi çok onurlandırılmış hissettim. You’ll never walk alone!

***

Sevgili Stella, mektubunuz için çok teşekkür ederim. Fakat size itiraz etmek zorundayım. Zira şöyle yazmışsınız: „Siz ifade özgürlüğünün ağır ağır can verişini temsil ediyorsunuz.“ Doğrusu, ben aslında hiçbir şeyi temsil etmeyi istemiyorum, sadece gazeteci olarak mesleğimi yapmak istiyorum. Fakat ille de bir zorunluluksa, bunun tam tersini temsil etmeyi ümit ederim. Yüksek güvenlikli hapishaneden size, ifade özgürlüğü adına da, capcanlı selamlarımı yolluyorum.

***

Merhaba, Springer Akademisi! Lena W. bana şöyle yazmış: „Sevgili Deniz, bu yıl Welt’te bir staj için Axel-Springer Akademisi’ne başvuracağım. Gazeteci olmak istediğimden çoktandır eminim. Ama özellikle Welt’e başvurmamın, senin hikâyenle de ilgisi var. (…) Seninle ilgili haberler, senin gibi gazetecilerin çalıştığı gazeteyi merak etmeme yol açtı. Bunu sana yazıyorum, çünkü hikâyenin insanlara sadece korku vermediğini, tıpkı senin yaptığın gibi, basın özgürlüğünden yana tavır almak ve her türlü baskıya karşı yazmak ve haber vermek için motivasyon ve cesaret de verdiğini bilmelisin.“

Sevgili Akademi, bu arkadaşı alıyoruz değil mi? Süper, teşekkürler!

***

Sevgili Klaus H., senin kendi tanımınla, „yüz yıldan daha eski bir bıçkıhaneyi işler halde tutan üç ihtiyar adam“dan biri. Bıçkıhanenin, „Teutoburg Ormanı’nın kıyısındaki bir su değirmenine“ ait olduğunu yazıyorsun devamında, ben de soruyorum kendi kendime, sırf bu mekân tasvirinin bile kulağa nasıl masalsı geldiğinin farkında mısın acaba?

Tahminim o ki, biliyorsun. Çünkü bıçkıhanenizin çalışmasını sadece teknik açıdan değil, görsel bakımdan da öylesine özenli tasvir etmişsin ki, mektubunu okurken her şeyi işitebildim ve koklayabildim: derenin şırıltısını, suyun bentte toplanırken çalkalanmasını, değirmen dolabının gözlerine su dolarken çıkan o gürültülü „vuşş“ sesini, dişlilerin iniltisini, tüm cihazın tıkırdayıp tangırdayıp sallanmasını, bıçkının cayırtısını, küçük havuzun küflü suyunu, kazlarla ördeklerin kanat çırpmalarını, tahta ve reçine kokusunu… sayesinde çelik, beton ve tel örgülerin çoraklığından zihnimde birkaç dakikalığına bile olsa kaçabildiğim bir senfoni. Bunun için sana teşekkür ederim.

Şimdi de, bu satırları yazarken, Teutoburg Ormanı’nın kıyısındaki bir su değirmeninin yakınlarındaki yüz yıldan daha eski bir bıçkıhanede evimizin önündeki bank için bir kalas kesmekten daha güzel bir faaliyet tasavvur edemiyorum –elbette ki senin uzmanca nezaretin altında olacak. Bu nedenle, fırsatını bulur bulmaz davetine memnuniyetle icabet edecğim. Dilek’le beraber gelsem olur, değil mi? Böyle orman ve çayır hikâyelerini sever o. Parmağını bir yere kıstırmayacağı da kesin. Kendimden o kadar emin değilim.

***

Sachsen-Anhalt’tan sevgili Jan M., doğa bilileri ve teknoloji dünyasından yeniliklerle dolu mektubun için teşekkürler. Bunlar ne yazık ki pek o kadar iyi anlamadığım ama birisi bana kolay kavranılabilecek bir tarzda anlatırsa okumayı çok sevdiğim şeyler. Tıpkı örneğin Welt’in bilim bölümünden, bu işin her zaman cesaretle altından kalkan meslektaşım Fanny Jimenez’in metinlerini zevkle okuduğum gibi. Veya maalesef yazarının adını unuttuğum, uluslararası araştırma merkezi CERN’deki Higgs parçacığı araştırmasıyla ilgili muhteşem uzun röportaj gibi. Ama bunun saatler sürdüğünü gayet iyi biliyorum, çünkü bir sonraki adımı birbirimize açıklayabilmek için birkaç saniyede bir filmi durdurmamız, bu arada tabii ikimiz de bir sonraki adımı anlamadığımız için geri sarmamız gerekiyordu. Aralarda da iyice hüzünleniyorduk, çünkü deneye katılan bilim insanlarından birisi İstanbul doğumlu bir Yunan’dı ve bu ülkenin geçtiğimiz yüzyılda uğradığı kayıpları düşündürüyordu bize. Daha doğrusu: kendi kendini maruz bıraktığı kayıpları.

Sizin yazdıklarınızı da büyük ilgiyle okudum. En hoşuma giden, güveyle ilgili buluş oldu. Ama tam doğru anladım mı, emin değilim: Bal güvesinin tırtılları plastiği hazmedebiliyorlar, öyle mi? Sahi mi? Peki bu hayvancıklar yüzebiliyorlar mı aynı zamanda? Denizde de mi? Bunları soruyorum, çünkü çevreyle ilgili benim en fazla canımı sıkan çevre haberleri, denizde yüzen şu plastik kitleleriyle ilgili olanlar. Veya Pasifik Okyanusu’nun bilmem neresindeki şu plastik adalarla ilgili haberler. Birkaç ton güveyi denize dök, hepsini silip süpürsünler! Temiz iş!

***

Wuppertal’den Sevgili Markus B., düşüncelerinizde beni güzelim Burgonya’daki Fontenay manastırına kaçırdığınız için size teşekkür ederim. O eski manastıra ve onu çevreleyen sevimli manzaraya dair ayrıntılı tasviriniz sayesinde, burasının size neden hep „barışçıl“ kavramını hatırlattığını gayet iyi anlayabildim – 12. Yüzyıldan kalma bu manastırın tarihinin acaba ne kadar barışçıl olduğundan tamamen bağımsız olarak söylüyorum bunu.

Mektubunuzla bir şey daha yapmış oldunuz: Fransa’ya son seyahatimin üzerinden çok fazla zaman geçtiğini hatırlattınız. 15 yıl. İçtiğim son şarap yudumumun üzerinden 15 ay geçmemiştir. Aramızda kalsın: bu, uzun Fransa perhizimden daha fazla koyuyor bana.

***

Sevgili Petra H., Hamburg’daki Stones konserine dair haberinizi okumak güzeldi. Biliyor musunuz, o zamanlar taz’da meslektaşım olan arkadaşım Arno Frank, bir defasında en sevdiğim grup olan Motörhead’in yeni albümlerinin metro gibi olduğunu yazmıştı: „Birini kaçırırsan, bir sonraki var.“ Lemmy Kilmister’in iki yıl önce ölmesiyle beraber, son metro gitti ne yazık ki. En azından Rolling Stones’un çalmaya devam ediyor olması ne iyi.

Hapishanedeyken, böyle düşünmenin teselli edici bir yanı var: Bayern Münih şampiyon olur, Angela Merkel şansölye seçilir, Stones konser verir, bir metronun arkasından diğeri gelir… Dışarıdaki hayat devam eder ve aynı kalır.

Bunun doğru olmadığını kendim de biliyorum. Ama teselli edici. Birkaç şeyi de telafi etmek mümkün. Mesela ikinci en sevdiğim grup olan LCD Soundsystem’in –merhaba Steffen, merhaba Crisi!- yeni albümü; hapishaneden sonra yapılacaklar listesinde en yukarılarda duruyor.

***

Sevgili Gerhard D., okumakta olduğumuz kitaptan, Rafik Schami’nin muhteşem romanı „Aşkın Karanlık Yüzü“nden aktardığınız Arapça özdeyişler için yürekten teşekkürler. Bu özdeyişlerin bazılarını hatırlıyorum bile, çünkü bu kitabı okumakla kalmamış, o zamanki gazetem olan Jungle World‘de hakkında bir tanıtım yazısı yazmıştım. Rafik Schami’ye çok değer veririm, sonra onunla bir söyleşi de yaptım. En önemlisi, ergen yaştayken Rüsselsheim’da onun bir okumasına gitmiştim, katıldığım ilk yazar buluşmalarından birisiydi.

Gazeteci olarak, üstelik kapatılmış bir gazeteci olarak, bu özdeyişler listesindeki gözdem elbette „Soru, özgürlüğün bir çocuğudur“ olacak.

***

Sevgili Asha, benim durumumun –ve eşim Dilek’inkinin- sana İran’daki ebeveyninin tecrübelerini hatırlatması, kendimi onurlandırılmış hissetmemi sağladı. Önce Şah rejiminde, sonra da mollaların rejiminde Tahran EVin hapishanesinin zindanlarına atılmış baban.

Fakat bir bakımdan seni teskin edebilirim: Günümüzün Türkiye hapishaneleri çok şükür Evin’le veya yine o yılların Diyarbakır 5 nolu askerî hapishanesiyle kıyaslanamaz. Burası bir işkencehane değil ve eziyetler daha soğuk, daha steril.

Biliyor musun, mektubunda beni en fazla etkileyen ne oldu? Annen sana hamileyken babanın ikinci defa Evin’e kapatılmasını anlattığın yer. Şu cümlen: „Ben dünyaya geldim ve umut getirdim.“ Ne güzel, ne büyük bir söz. Silivri’den çok selamlar, anne babana ve kızına da.

***

Köln’den sevgili Christopher, Türkiye’deki politik durumla ilgili değerlendirmelerinin çoğunu paylaşıyorum. Fakat anlayışını diliyorum, bugün benim derdim meselelere yorum getirmek değil. Onun yerine başlangıç cümlene dari bir iki şey dememe izin ver. Şöyle, o cümle: „Hey Deniz, ben Christopher’im, büyük ölçüde önemsiz bir üniversite öğrencisi.“

Bu başlangıç cümlesini kurmak –inan bana, neden söz ettiğimi biliyorum- büyük sanattır. Dünyevî bir şeye sanat asaleti kazandıran, çok zaman olduğu gibi, burada da bir ayrıntı sadece – çok defa üzerine düşünmeden kullanılmış küçük bir kelimecik. Tıpkı Kreuzberger’de evimin yakınındaki bir kumarhanenin ışıklı reklam tabelası gibi: „23 saat açık“. Veya Berlin’de çok bilinen bir politik aktivist olan arkadaşım Christian Specht‘in, bir ara eğlence için kurduğu partinin solganı gibi: „Hemen herkes katılabilir“.

***

Sevgili Thalia, dur bir tahmin edeyim, şimdi 5. sınıftasın. Mektubunda yazdığın gibi „kompozisyon ödevlerinde bir numara“ olduğuna hemen inandım. Matematikte de çok iyi olman da bir o kadar sevindirici. Annenin ve öğretmenin de anlaşılan el yazının pek temiz olmaması ve pek o kadar titiz düzenli olmaman dışında bir kusurunu bulamamaları da seni benim gözüde daha sempatik kılıyor.

Ama tabii, benim için konuşması kolay. Çünkü şimdiye kadar hiç baba olmadım, sadece amcaydım. Ama onu da aşkla yaptım. Daha küçük yeğenim Defne aşağı yukarı senin yaşındayken, üzerinde „Benim amcam seninkinden daha cool“ yazan bir tişört giyerdi. Bu tişörtü ona kimin hediye ettiğinin sırrını sana söylemeyeceğim. Erkek kardeşin Javis‘e, kız kardeşin Philia’ya ve annene de çok sevgiyle selamlarımı söyle.

***

Nürnberg’den sevgili Aylin T., bu arada muhtemelen 17 yaşına gelmişsindir. Yüreklendirici sözlerine çok teşekkür. Evet, haklısın, „kıymetli yaşam süremden“ çalıyorlar burada. Ama hapishanede hayat sona eriyor gibi bir durum da yok. Yaşamaya devam ediyorsun. Düşünüyorsun, hissediyorsun, bazen mutlu oluyorsun, mesela içinde birkaç hoş söz olan bir mektup aldığında, hatta bazen gülüyorsun bile. Nadiren hüzünleniyorsun, burada öyle habire hüzne kapılamazsın, hele ağlamak, onu hiç yapmamalısın. Ne çare ki bazen başka türlüsü olmuyor. Mesela, haftada bir kere en sevdiğin veya sevdiklerinle geçirebildiğin bir saat geçip gittiğinde. Aradaki camın ardından zaten dokunamıyorsunuz birbirinize, bir saat geçince de ses tesisatı kendiliğinden kapanıyor.

Arada sırada öfkeli de olabilirsin. Ama o da çok sık değil. Büyük Nazim Hikmet’in hapishaneden yazdığı birçok şiirden birinde söylediği gibi: „Yani içerde onyıl, on beş yıl,/

Daha da fazla hatta/Geçirilmez değil,/ Geçirilir, / Kararmasın yeter ki/ Sol memenin altındaki cevahir!“

Acemice çevirimi mazur gör. Şiir çevirebilmek için, şiir yazabiliyor olmak lazım. Dilek bunu yapabiliyor – yakında Almanca ikinci şiir kitabı çıkacak. Ben beceremiyorum maalesef. Ama sen, sevgili Aylin, sen Nazım Hikmet’i Türkçe orijinalinden de okuyabilirsi, zaten belki okumuşsundur bile.

***

Baden-Württemberg’den sevgili Hanna (23), „olağandışı verilere meraklı“ birisi olarak bu senin ilgini çekebilir: buradaki ilk aylarımda televizyondan feragat etmiştim. Sonra yazın bir tane satın aldım. „En çok ne izlemeyi seviyorsun?“ soruna cevabım, Funny von Dannen’inkiyle aynı: Doğa filmleri.

Devlet televizyonunun belgesel kanalında sık sık doğa fimlleri gösteriyorlar, çoğu BBC yapımı, bunları izlemeyi gerçekten seviyorum. Yakınlarda „sahanda yumurta denizanası“nı gösterdiler, sahiden adı gibi bir görüntüsü var ve gövdesindeki zıpkınıyla ava çıkıyor.

Türk televizyonunda film seyretmek ise epeyce sınırlanmış bir eglence. Sürekli bir şeyler buzlanıyor veya bip sesiyle örtülüyor – sigara, alkol, marka adları, kann, çıplak kıçlar ve göğüsler, herhangi bir küfrün zerresi. Bazı sahneleri –öncelikle seks, elbette- tamamen kesiyorlar.

Hasiphanenin kendi kanalı bir alternatif sunuyor: Gün boyu haftalık menüler veya birtakım duyurular yayınlıyorlar, bazen fitness videoları da dönüyor. Akşamları da bazen film gösteriyorlar. Genellikle Hollywood, bazen de Türkiye yapımları. Fakat hep –internetten korsan indirilmiş- sinema versiyonları. TÜrkiye’deki sinemalarda ise şu buzlama ve bipleme işi yoktur. Netice; işte bu cümle senin için, sevgili Hanna: izleyebildiğim 30 kanal içerisinde hiçbirisi, Hasiphane-TV kadar cömert değil.

***

Zürih’teki WOZ’tan sevgili meslektaşım Daniel Ryser, bana vaat ettiğin şu „meyve kokulu Peru acı biber“e şimdiden seviniyorum. Senin gibi tutkulu bir acı biber üreticisiyle rekabet edebileceğim için değil. Fakat sana küçük bir acı biber hikâyesi anlatabilirim. Gerçi şimdiki avlum, dediğim gibi, eskisinden daha büyük, ama yine de tameamen betonlanmış: zemin gri beton, açık sarı sıvalı duvarlar, tepelerinde dikenli tel, bütün avlunun üzerinde de tel örgü. En dış avlu penceresinden gerçi ben koridora bakamıyorum ama gardiyanlar avluya bakabiliyorlar, bir süre önce o pencerenin dar kafesli tel örgüsüne bir tutam acı biber kabuğu asmıştım kurutmak için. Elbette taşınırken onu da yanıma aldım. Şimdi, kurutulmuş acı biber kabukları parlak kırmızı ve tupturuncu renkleriyle bu neşesiz yeri aydınlatıyorlar.

Üstelik bu yasak bile değil, bu da epeyce şaşırtıcı. Çünkü burada bir şeyleri birazcık güzelleştirebilecek her şey yasak. Mesela bitkiler ve saksı toprağı yasak.

Yine de hapishane bakkalına haftalık siparişlerimi verirken düzenli yeşil şeyler ısmarlıyorum: bana ağaçları hatırlatan dereotu ve Dilek’i hatırlatan maydanoz. (Beraber çıktığımız ilk tatilde plaj çantamızda o kadar fazla maydanoz vardı ki, Dilek onları „aşkımızın ağacı“ ilan etmişti.) Bu bitkileri, vazo yerine ikame ettiğim, kesilmiş kola şişelerinin içine koyuyorum. Bir defada çok fazla demet olmadığı zaman gardiyanlar bir şey demiyor. Bitkilerin kök salmaması koşuluyla bu yasak da değil. Dereotuyla maydanoz işi o noktaya vardıramıyorlar zaten, en azından ben onları sararıp solmaktan kurtarmayı henüz başaramadım.

Nane, başka. O gerçekten kanaatkâr. Pek az bakım ve biraz daha sevgiyle, saplar gerçekten kısa sürede kök salmaya başlıyorlar. Nitekim buradaki ilk haftalarımda, saksı ikamesi olarak kullandığım altı delinmiş yoğurt kaplarında (Türk aile paketi!), toprak ikamesi olarak seyreltilmiş siyah çay ve ezilmiş yumurta kabuklarından oluşan bir karışımla iki demet nane yetiştirdim.

Birtaç ay boyunca bu nane bitkisi en büyük yasak hazinemdi. Komşu hücrelerin demir parmaklıklarına vurulan darbelerle kendini duyuran her hücre aramasından önce, bitkileri zulasına yerleştiriyor, buna rağmen her seferinde gardiyanların ve aramalara katılan jandarmaların onları bulmasından korkuyordum, Bana bir şey olmazdı bulurlarsa. Lakin nanelerimi benden alırlardı. (Bu zula üzerine tam tekmil sosyolojik incelemeler kaleme alınabilir. Fakat bu sırrımı ancak bu mekân bir müzeye dönüştürüldüğünde ele vereceğim.)

Buradaki ilk günlerimde kendime ait kitaplarım yokken, Dilek’in sadece tek bir fotoğrafını bulundurabiliyorken, renkli mektuplar ve kartlar da alamıyorken, bu bitkier hayatımdaki tek renk beneğiydi – ve daimi bir sevinç kaynağı.

Hayır, hiç fark eilmediler. Sadece bir kereliğine, onları zulalarından geri çıkartmayı unuttum. Aklıma geldiğinde, çok geç olmuştu. Derhal yeni bir mahsul ekimine giriştim, ama çok geçmeden bıraktım. Düşündüm ki: Bitkileri benden zorla alsalardı, bu yüreğimi acıtırdı. Ama bu olan benim kendi gevşekliğim, ihmalkârlığım yüzümden oldu, bununla yaşayabilirim. Bunun üzerine acı biber işine başladım.

***

Bu arada, hücre duvarlarına fotoğraf veya gazete kesikleri yapıştırmak da yasak burada. İzin verilen yegâne duvar süsü, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan, sayfalarını koparabildiğiniz bir takvim. Burada namaz vakitleri, ayrıca bayram ve tatil günleri, ayrıca Kur’an’dan sureler ve peygamberin hadisleri yer alıyor.

Dilek’le burada evlendiğimiz 12 Nisan gününün takvim yaprağında şu yazıyordu: „Tek bir koyunun olsa bile, düğün yemeği yap.“ Tam on ikiden vuran bir tavsiyeydi, ne çare ki mevcut şartlarda yerine getirmem mümkün değildi.

Şimdi baktım, takvim, 300. günüm için de yine münasip bir söz sunuyor mu diye. Komşum Oğuz için de özel bir tarih bu. Tututlanışının birinci yılı doluyor.

Fakat bugüne, 10 Aralık Pazar gününe ait takvim yaprağı, hiçbir özlü söz kaydı içermiyor, sadece gayet nesnel bir not düşülmüş: „Uluslararası insan hakları günü.“ E o zaman – bayram şen ola.

[1] Welt, hem Deniz Yücel‘in muhabiri olduğu gazetenin adı, hem de “dünya” anlamına geliyor.

[2] Deutsche Presse-Agentur: Alman Basın Ajansı.

[3] Orijinalde Türkçe yazılı.

Almancadan çeviren Tanıl Bora.

About Editör .

Editör .

Check Also

ABD, İngiltere ve Fransa Suriye’ye yönelik saldırıları başlattı

ABD Başkanı Donald Trump Suriye’ye saldırı emrini verdiğini açıkladı. ABD, İngiltere ve Fransa sabah erken …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir