Pazartesi , 10 Aralık 2018
Home » Haber » DEMOKRASİ MÜCADELESİ VE SOSYALİST STRATEJİ

DEMOKRASİ MÜCADELESİ VE SOSYALİST STRATEJİ

Hasan Oğuz


24 Haziran seçimleri geride kaldı. Ama tartışmalar hala devam ediyor. Bugüne kadar seçimler aracılığıyla ayağa kalkan milyonlarca insanın sınıfsal kimliği üzerinde duran bir analize şahit olmadım. Başka bir ifadeyle, demokrasi mücadelesi ile sosyalizm kuruculuğu arasındaki ilişkilenme süreciyle ilgili nasıl bir yol haritası çizilebilir, bu konularda da çok fazla düşünce üretilemedi. Sorum şu; mitinglere ya da değişik kitlesel eylemlere katılan milyonlarca insan demokrasi mücadelesinde hangi yolda yürüyecektir? Yani demokrasi mücadelesi, sistem içine doğru çekilerek liberal demokrasi sınırları içinde mi kalacaktır, yoksa devrimci bir yoldan ilerleyerek sistemden kopuşu hızlandıran ve sistemi sorgulayan bir yolda mı yürüyecektir? İkinci yolda ilerleyecekse eğer, bu yolun kitlesel temeli olan güçlerin sınıfsal pozisyonları, politik stratejileri ve örgütlenme biçimleri nedir ve nasıl olması gerekmektedir? Bu sorulara verilecek cevaplar önemlidir. Kuşkusuz bu yazıda bunların tümüne bir cevap beklenmemelidir. Ben daha çok iki kritik sorun üzerinde duracağım;

1) bir yandan demokrasi mücadelesine katılanların kimliklerinin sınıfsal pozisyonunu konuşmak isterken, diğer yandan ise bu kimliklerle politik strateji arasında kurulacak ilişki sorununun nasıl ele alınması gerektiğini göstermek olacaktır. İkincisinde ise, sol içinde sürekli problemli bir alan olan demokrasi ve demokrasi mücadelesi sorununu ele almaktır.

xxx

Kuşkusuz seçimlerde faşizmin kurumsal ilerlemesi durdurulamadı. Bu yazının konusu yenilgilerin nedenleri değildir. Elbette büyük bir düş kırıklığı yaşandı. Yenilgi birçok hayal kırıklığı ve tepkiyle birlikte yeni arayış sürecini de tetikledi. Kısmi de olsa parlamenter umutlarda bir gerileme de yaşandı denilebilir. Yine de meseleyi sınıf bilincinin denek taşında test etmeyenlerin düş kırıklığının varlığı bir süre daha süreceğe benziyor.

24 Haziran sonrası süreci ve faşizm konusunu inceleyen yazıyı daha sonraya bırakacağım.

Önce işe milletvekili Mahmut Tanal’ın şu serzenişiyle başlayalım. Tanal şöyle bir Twitter atmıştı; ”Turizmin bitmesinden Antalya %43 oy veriyorsa, Suriyelilerden illah eden Şanlıurfa , G.Antep ve Kilis %51 oy veriyorsa, şeker fabrikaları satıldığı için sitem eden Çorum, Yozgat, Kırşehir açık ara birinci çıkarıyortıyorsa Millete müstaktır.” İkinci Twitter’i de benzer ifadeler içeriyordu.

Sosyal demokratların Tanal gibi düşünmesi normal elbette. Şaşırtıcı olan Tanal gibi düşünen çok sayıda komünistin olmasıdır bu ülkede. Acı ve düşündürücü olan da bu.

O zaman işe tam da buradan başlamak gerekiyor. Seçimler bağlamında daha önce yazdığım iki yazıda, seçimler nedeniyle ayağa kalkan milyonlarca insanın özlemini, taleplerini ve değişim isteklerini Gezi ayaklanması bağlamında değerlendirmiştim. Özetle söylediğim şuydu; Gezi de kıskaca alınmış emekçi halk kitleleri (ağırlıkla beyaz yakalı ve kentli işçilerin olduğu), umulmadık bir şekilde ve sosyalistlerin her zaman yaptığı gibi hazırlıksız yakalandıkları bir anda ülkenin tümünü kaplayan bir ayklanma ile sarsılmıştı. Orada eylemin biçimi, niteliği ve kullanılan araçlar, 24 Haziran eylemlerine göre farklıydı. Hemen hemen ortaklaşmış olan demokratik taleplere ve faşist AKP hükümetinden kurtulma isteklerine karşın farklı araçlarla ortaya çıkmıştı. İlkinde devrimci yol kullanılırken ikincisinde reformcu yol kullanılmıştı.

Bu yazıda amacım farklı dönem ve koşullarda ortaya çıkmış olan bu iki eylem biçimini tartışmak değildir. 24 Haziran seçimleri vesilesiyle alanlara çıkan emekçi halkın özlemlerini ve CHP gibi bir düzen partisi aracılığıyla bu taleplerin nasıl sisteme yedeklendiğini vb. anlatmak da değildir. Burada amacım seçimlerden bağımsız olarak (seçimler sadece kullanılan bir araçtır) milyonlarca insanın sınıfsal kimliği üzerinden haraketle nasıl bir strateji uygulamak gerektiğine ilişkin düşüncelerimi aktarmaktır.

POLİTİKA-SINIF-İTTİFAK

Yanıltıcı olan iki ittifak gerçekleşti egemenler cephesinde. Sözde ‘Cumhur İttifakı’ iktidarı, ‘Millet İttifakı’ da halkı temsil ediyordu! Özellikle ‘halk’ veya ‘millet’ ittifakı denilen ittifak gerçek manada bir halk ittifakı mıydı? Böyle olmadığı açık. Ama burada bir sorun var. Biz yine de ‘millet ittifakı’nı geçip şu sol literatürde çok kullanılan halk ittifakları veya birleşik cephe vb. olarak da adlandırılan soruna bakalım. Birleşik cephe sorunu çok daha kapsamlı ve çok daha kritik öze sahip bir sorundur. Onu bu yazıda ele almayacağım. Konunun daha somut anlaşılması için şu ittifaklar sorunu üzerinden haraket edeceğim. Bu sınıf strajesinin inşa edilmesi açısından kritik bir sorundur çünkü.

Bilindiği gibi ‘Halk ittifakı’ kurgusu Batı’nın sol aydınları tarafından ‘sınıfsal ittifak’, başka bir tabirle ‘sınıflararası ittifak’ yerine ikame edilen bir kavrama dönüşmüştü. Bu kavram üzerinden yürüyen süreçlerden birisi de ülkemizde yaşandı, yaşanıyor. Sosyal demokratlardan başlayan ve giderek HDP dahil sosyalist solu da içine çeken bir sınıflarüstü ittifak politikasına dönüşmüştü. Hatırlayalım HDP önderleri bile çok içerlemişlerdi; neden biz Millet İttifakından dışlandık!.. Neyse bunu geçiyorum.

Gerçekte millet, halk veya kitle kavramları sömürülen sınıfların ortak bir ittifakı olmaktan çıkmıştı. Sınıf içi ittifak yerine sınıflar üstü ittifak egemen kılınmıştı. Kapitalist sömürüye son vermek ve sınıfları ortadan kaldırmak hedeflerinden kopmuş, kopartılmıştı. Bu hem büyük burjuvazinin bir mistifikasyonuna dönüşmüştü hem de sol için politik ve ideolojik kırılmanın sonuçları olarak tarih sahnesine çıkmıştı.

Artık işçi sınıfı kavramı neredeyse unutulmuş veya unutturulmuştu. Böylece oldukça uzun bir dönemden bu yana, özellikle Avrupa merkezli bir ideolojik saldırı olarak Marksizm’i de içine çekmişti. Bu ideolojik saldırıyı burada yeniden hatırlatmak zorundayım. Bu saldırının temeli, hem politikayı sınıftan ve sınıf mücadelesinden kopartmak hem de Marksizm’i sınıfsal kimlikten kopartarak bağımsız ve soyut bir felsefi kuram olarak ortaya koymaktır. Murad edilen amaç buydu ve ne yazık ki bunda da oldukça başarılı olundu denilebilir.

Burada zorunlu olarak bazı genellemeler yapmamız gerekiyor.

SSCB deneyiminin çöküşüyle birlikte, hem emekçi-işçi haraketlerinin hem de sosyalist haraketlerinin başarısızlıkları, parti ve grupların giderek marjinalleşmesi, işçi sınıfının köklü toplumsal değişimleri gerçekleştirme yeteneğine olan güvensizliğin artması, bütün bu ve benzer nedenler, bir yandan ”Marksizm”in bunalımı olarak okundu, diğer yandan ise Kürt Siyasi Haraketi’nin (KSH) parlamenter-yasal kitlesel mücadelelerinin yükselmesi, sosyalist sol için yanıltıcı bir okumaya sahne olmuştu. Sosyalist sol şöyle düşünüyordu; Kürt Haraketi’nin yükselmesi batı da emekçi haraketi büyüteceğinden, en azından ivme katacağından dolayı, biz de Kürtler’in gemisine binersek bu dalgalı denizde yol alabilir ve toplumsal bir güce kavuşabiliriz! Bu gelişme veya büyüme stratejisinin nedenleri değişik olsa da, bunun on yıllara varan sonuçları koca bir yıkıma ve derin bir tasfiyeye yol açtı. Şimdilik buradaki ittifak içinde yer alan sol yapıların ilişkilendikleri HDP ana yapısıyla olan ideolojik, hatta politik farklılıkları da tartışma dışına koyuyorum. Bunun hala devrimci bir mantıkla tartışılamamış olması utanç verici bir durumdur. Kuşkusuz bunu tartışanlar olmadı değil. Onlar da bu kulvarda sosyal şovenizme kapıyı aralayarak ulusalcı sol kimlik üzerinden yürüdüler. Neyse şimdilik konumuz bu değil.

Burada devrimci ve enternasyonel dostluk gereği, Kürt Siyasi Haraketi’ne verilen destekten bahsetmiyorum. Bu yapılmalıydı ve yapılacaktı da…tartışma konumuz da bu değildir. Ama ben başka bir durumdan söz ediyorum.

Böyle bir büyüme stratejisi hem sinir bozucu bir tarzda parlamenterizmi tek çıkış seçeneği olarak görmeye yol açacaktı hem de özünde sınıf gerçekliğine dayanan sosyalizmden kaçmanın yolu olarak görülmeye başlanmış olacağıydı. Nedenler ya da açıklamalar ne olursa olsun, politik önderliklerin çapsızlığı nedeniyle bu tasfiyeci süreç görülmedi veya görülmek istenmedi. Sonuçta haraket iki ana kutup olarak bölündü; ilki haklı olarak sosyal şovenizme karşı KSH ile yürüme kararındayken, diğeri de sol kemalizm-ulusalcı-cumhuriyetçi bir çizgi içinde kaldı. Sosyal şovenizmine düşmemek adına sol, KSH’in gemisinde (ki KSH de giderek yanlış bir çizgi izlemeye başladığı bu dönemde) iyiden iyiye dümeni yanlış rotaya kırdı. Ve KSH’nin yanında insan hakları ve demokrasi mücadelesiyle sınırlanan bir demokratizm ve parlamanterizm hastalığı giderek metastaslaştı. Kronik bir hal aldı. Sol koşa koşa HDP’nin adayları olarak meclise gittiler. Dün yıkmak için yemin edilen meclis bugün adeta bir kabe aşkına dönüşüyordu. Sanıyorum burada eleştirim neden aday oldukları veya neden seçimlere katıldıkları değil, tersine kabesini yitiren bir varoluşun üzerinden yeni bir düzen kabesine yönelmiş olmalarıydı.

Konuya yeniden dönersek; halk ittifakı veya birleşik cephe, adı ne olursa olsun, sol da derin bir politik oportünizmin göstergesi olmuştu. Bu düşüncenin esas ideolojik formu, 1990 sonrası Batı Avrupa’nın Marksist döneklerinin ideolojik argümanlarında saklıydı. Bu düşünür ve ideologlara göre, yere ve koşullara göre değişen üç ana etmen rol oynadı; ilki Fransız Komünist Partisi’nde görünen düşünceydi. FKP, orta sınıfları ve k.burjuva sınıfları tanımlarken ”ücretli sınıfsız ara katmanlar” olarak değerlendirmişti. İkincisi Poulantzas’ın ‘küçük burjuva sınıflar kuramı’ydı. Üçüncüsü ve belki en geniş etkisi olan Mouffe ile Laclau’nun ”sınıfsal çelişkileri, ideolojik bölünmelerle saf dışı etmesi” veya işçi sınıfının nesnel devrimci rolünü yadsıyan ”ideolok sınıf mücadelesi” kuramıydı. Dahası proletaryanın sınıf mücadelesinin yerini, teknokratlar, hizmet çalışanları, memurlar ya da orta sınıf aydınları vb. alacaklardı!

Burada araya girerek yeni bir parantez açmak zorundayım; gerçekte son eylemlere katılan kitlelerin sınıfsal pozisyonu hakkında özel bir araştırma yok elimizde. Ancak çok iyi bildiğimiz bir konu var. Bu da eylemlere katılanların ağırlıka şehir emekçileri ve ücretli çalışan yığınlardır. Kuşkusuz içinde küçük esnaf, hatta orta ölçekteki firma temsilcileri ya da değişik özde ‘orta sınıf’ temsilcileri de olabilir. Ancak gövdenin ana ağırlığı işçiler, küçük memurlar, sağlık çalışanlarından mühendis, teknokrat veya diğer beyaz yakalı emekçilere kadar uzanan geniş bir yelpazeden bahsedebiliriz. Belirtmiş olduğum gibi çok büyük bir ağırlıkta ücretli emekçi ve işçi kesimlerinin olması inşa edeceğimiz strateji açısından önem taşımaktadır. Bu sorunu daha uzun ve çarpıcı yanlarıyla uazatabiliriz. (Not; bu konularda benim yazdığım’Sınıf Mücadelesi Paradigması’ adlı eserime yeniden bakılabilir.

ilgili konuyla devam edersek; yukarda ifade ettiğim bu üç görüşte yanlıştı; Çünkü bu görüşlere göre, üretim ve sömürü ilişkileri ile sermaye ve emek arasındaki karşıtlık yok sayılıyordu. Bu haraketler ne sınıf özünü aşan bir tanıma oturtulabilirdi ne de nötr bir haraket olarak tanımlanabilirdi.

Bu üç görüşün temeli ‘halk ittifakı” ile iktidar blokuna karşı bir strateji kurmuş olmalarıydı. Gerek Gezi de gerekse 24 Haziran seçimlerinde milyonlarca emekçinin ayağa kalkmasını bizim sol, genel olarak yukarda izah ettiğim gibi sınıf dışı bir strateji üzerinden okumuş olmalarıdır. Yanıltıcı olan buydu. Kuşkusuz buradan bir devrimci strateji çıkmazdı. Çünkü Tanal’ın serzenişinin boş bir serzeniş olmadığını, zira bu devrimci stratejik inşa edilemediği için fındık üreticilerinin örgütlenip seferber edilememesi gerçeğini tam da burada aramak gerektiğini söylemek isterim. Zira sol sadece seçimlere katılma ve oy verme denklemi üzerinden kurdukları strateji tam da bu çıkmazın parametresini göstermiştir.

Elbette dahası da vardı; mesela Hem Gezi de hem son eylemlerde politikanın, işçi-emekçi sınıflardan kopartılmış olması, ekonomik olgularla politik olgular arasında bir bağın olmadığı, işçi sınıfının yerine (sanki beyaz yakalılar işçi sınıfının doğal bir üyesi değilmiş gibi) söylem olarak çoğul, şekilsiz veya belirsiz bir topluluk olarak koyulması, sosyalizmle kapitalizm arasındaki ana çatışma öğelerinin ve uzlaşmazlıklarının yok sayılmasına yol açacaktı . Dahası da vardı. ‘Demokrasinin’ veya diğer demokratik taleplerin belirsiz ve soyut olarak ilan edilmesi (maalesef pratik tam da bunu göstermişti) doğal olarak devlet ve iktidar gerçeğini gizlemeye matuf bir haraket olarak ortaya çıkacaktı.

Kuşkusuz şu gerçeği yok sayamayız; emek ile sermaye arasındaki ‘ekonomik’ alanda görünür ve anlaşılır bir karşıtlık olsa bile, bu durum, elbette politik alana aynı düzeyde yansımaz. Aynı düzeyde görünür ve anlaşılır olmayabilir. Zaten böyle olsaydı, kapitalizmden sosyalizme geçişi kesintisiz bir geçiş olarak okuyamazdık. Ancak buradan sınıf yerine şekilsiz bir ‘halk ittifakı’ çıkarmak olsa olsa sosyalist stratejiden kopmak anlamına gelirdi.

(Burada yine kısa bir not düşeyim; faşizme karşı, içinde sosyal demokratların da olduğu, hatta bazı burjuvazinin kanatlarının da olduğu bir cephe kurulamaz mıydı? Veya benim yukarda anlattıklarımdan böyle bir cepheyi yok mu sayıyıorum? Elbette hayır. Dediğim gibi bunu ikinci yazıya bırakacağım. Burada tartıştığım konu, sosyalist haraketi krize sürükleyen yanlış bir stratejik kurgudan bahsediyorum. Bu yanlış kurgunun temeli de demokrasi mücadelesinde sınıfsal özü yok sayan ve çoğul ve şekilsiz bir kitleyle bırakalım kapitalizmi aşmayı faşizme karşı mücadelede de başarısız olacağına ilişkin düşüncelerimdi.)

RADİKAL DEMOKRASİ VEYA DEMOKRASİ MÜCADELESİ

Genel bir söylem var; demokrasi mücadelesi. Yanlış bir söylem mi hayır. Ancak komünist bir parti, stratejisinde bununla ne murat ettiğini açık ve net yazmalıdır. Yoksa her yere ve her yöne çekilebilir. Bugün kimi sosyalist çevreler, burjuva demokrasi veya genel manada demokrasi söyleminden kendilerini ayırtmak için Radikal Demokrasi kavramını kullanıyorlar. Ancak bu kavramın da sınıflarüstü bir kavram üzerinden kurulduğunu unutmamak gerekiyor. Radikal demokrasi söyleminde var olan gerçeklik şudur; tarihin itici gücü olan sınıflar mücadelesi yerine sistem içi olan reformist bir söylem ikame edilmiştir. Yani üretim ilişkilerini ve mülkiyet düzenini sorgulamayan bir noktadan ve yerden başalamıştır RD söylemi.

İster RD söylemi olsun isterse liberal demokrasi söylemi olsun, bu söylemlerin tarihsel anlamı ve sonuçları oldukça karmaşık ve muğlaktır. Elbette demokrasinin çok eskiye dayanan tarihsel anlamı üzerinde durmayacağım. Ancak demokrasi anlayışında meydana gelen değişiklikler elbette her zaman eşitsiliğin lehine olmamıştır. Gerçekte ‘demokratik devrimin’ en önemli özelliklerinden birisi, demokrasinin, halk iktidarı olarak ‘demos’un egemenlik anlayışına dayanmasıdır. Ancak halk ve işçi sınıfı bu süreçten dışlanmış, yerine burjuvazinin temsilcisi olan sınıflar gelmiş ve bunun adına da ‘temsili demokrasi’ veya liberal demokrasi denmiştir. Tam da bu nedenden dolayı demokrasi kavramı, egemen sınıfların gözünde kötü bir sözcük olmaktan çıkmıştır. Kısacası demokrasinin yeni anlamı, yoksulların egemenliği anlamındaki sınıfsal özden kopan, yani ezilen ve sömürülen emekçilerin yönetiminden bağımsız olarak varlığını sürdüren ve bu anlamda gerçek yönetim anlamında demokrasiden kopan bir anlama kavuşmuştur.

Bu bakımdan RD söylemi, burjuva demokrasisini aşan bir sınıfsal yörüngeye sahip değildir. Yine de bazı noktalar üzerinde durmamız gerekebilir. Sosyalizm, kuşkusuz burjuva demokratik haklar için de mücadele etmekten çekinmez. Bu zaten kapitalizmle sosyalizm arasındaki esaslı olan çatışmalardan birisidir. Aynı zamanda önemli olan bir problemli alandır da. Hattta burjuva demokrasinin genişlemesi sınıfsal çıkarlarla da uyumludur çoğu zaman. Ancak bu uyum, üretim ilişkileri alanında demokrasi istemiyle karşıt olarak ortaya çıkabilir. Zaten demokrasi söyleminde bu denklem kurulamazsa, iş zorunlu olarak bizi sistem içi bir denkleme yedekler. Zira politika ile ekonomi arasında gerçek anlamda doğrudan bir bağlantı vardır. Lieberal demokrasi veya RD, üretim ilişkilerine asla dokunmaz, onu değiştirecek bir programa sahip değildir. Bu anlamda RD kapitalizmle uyumludur. Oysa sosyalist demokrasi tersi bir strtajiye dayanır. Ve üretim ilişkilerinin dönüşümünü öngörür.

Oysa bugün solun ortak yanılgısı şurada ortaya çıkmaktadır; milyonlarca kitle bir özlemle özgürlük talepleri ile adı geçen mitinglere veya alanlara çıkıyor. Ancak ortaya koyulan strateji, demokrasiyi (ve bütün talepleri), biçimsel, siyasal, hukuksal bir alana hapsediyor. Toplumsal ilişkilerin özünden kesinkes dışlayan bir ayrımdır bu. Doğal olarak böyle bir strateji, burjuva demokratik alanlara sıkıştırılmış, kapitalizmle uyumlu, en nihayet AB normlarında bir burjuva demokrasi istemleriyle üst üste düşmüş, asla üretim ilişkilerini sorgulamayan, emekle sermaye arasındaki sınıfsal çatışmayı öngörrmeyen bir bakış açısı devrimci bir kuruculuğu gerçekleştiremez.

Tanal’ın dediklerini ve serzenişlerini bu nedenlerden dolayı aşamayız. Bugün kömür madenlerindeki, fındık üretim alanlarındaki, şeker fabrikalarındaki ya da turizm alanlarındaki işçiler ve emekçiler hala AKP’ye neden oy veriyorlar deniliyor ve serzenişte bulunuyorsak(!) iki sefer değil binlerce defa düşünmeliyiz. Parti, bu ocaklarda, bu fabrikalarda, bu tarlalarda veya bu hizmet merkezlerinde hücre temelinde örgütlenmiyorsa, buralarda kendi öz örgütlerini ve sendikaları örgütleyemiyorsa hangi gerekçlerle ‘hala bu işçiler neden AKP’ye oy veriyorlar, ne haliniz varsa görün’ diyebilir miyiz?

Demek ki kriz halkın oy verme biçiminde değil, sosyalistlerin var oluşunda, savruluşunda ve çürüme emarelerinde görülmelidir. Bunu aşamayacak mıyız? Hayır, elbette aşacağız. Başka yol da yok.

08.07.2018

About Hasan Oğuz

Hasan Oğuz

Check Also

HİTLER FAŞİZMİNİN YÜKSELİŞİ, SOSYAL DEMOKRATLARIN İHANETİ VE KOMÜNİSTLERİN HATALARI

Hasan Oğuz Tarihsel bir analoji… Yazıya girmeden önce hemen belitmek istiyorum; bu yazı, ne bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir