Cumartesi , 18 Kasım 2017
Home » Yorum » ”Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.”

”Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.”

Hasan OĞUZ

Goebels’in yalanlarının ve gerçeğe uymayan propagandalarının etkilerini yeniden okumaya başladığımda, referandum sürecinde anlatılan yalan ve demagojileri hatırladım. Buradan hareketle AKP ve Erdoğan üzerinden bir empati kurmak istedim. Medya ve iletişim alanında yalan makinesinin nasıl çalıştığını görmeye çalıştım.

”Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.”

‘Büyük Yalan Teorisi’nin Uzmanı;  P.J.Goebels

Son günlerde bütün radyo ve TV kanallarında tek yanlı ve yoğun bir şekilde beyin yıkama programlarının uygulanması bir sır değildir. Referandum nedeniyle bütün kanallar aynı anda Başbakan Binali Yıldırım’la başlıyor (veya tersiyle) Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bitiyor. Araya diğer bakanların ve başbakan yardımcılarının da nutukları girince beyin yıkama işlevi gün boyu tamamlanmış oluyor. Aslında henüz tamamlanmış da sayılmaz. Bir de bunun akşam ve gecesi var. Tartışma programları diye çıkarılan gazeteci veya akademisyen bozuntularının garabeti ise başka bir utanç tablosu gibi… Adeta TV’leri düzenin en değmez şarlatanları ve yalancıları işgal etmiş… bu duygu giderek egemen oluyor. Böylece ‘Büyük Yalan’ çok ağır bir psikolojiye dönüşüyor. Medya, adeta işgal edilmiş bir ülkenin tek yanlı işgal yayınlarını andırıyor. Gerici ve faşist propaganda gümbürtüsü, onu izleyenler için de bıktırıcı olmaya başlıyor adeta. Bu durum beni uzun süredir düşündürüyordu. Bu duygudan hareketle dönüp Alman faşizminin propaganda merkezlerini incelemeye başladım. Ve karşıma ilk Hitler’in propaganda bakanı olan Goebels çıktı. İsmini ve görevini biliyordum, ama onu yakından tanımak, hem faşizmin kara propagandasının işlevini ve önemini anlamak için hem de ülkemizdeki medya faşizmini tanımak için önemli bir öğretici kaldıraç olacaktı.

Ortada bulunan P.J.Goebels

***

Yukarıdaki söz Hitler’in propaganda bakanı olan Dr. Paul Joseph Goebels’e (1897-1945) aittir. Adı, tarihe lanetlenmiş birisi olarak yazılan bu faşist liderin en önemli özelliği, büyük bir yalan makinesini üretmesidir. O, hem iyi bir ajitatör hem de iyi bir reklam uzmanıydı. Yani yalanları iyi satarak halkı uyutan Nazi propagandistlerinin başında Goebels gelirdi. Coşkulu ve enerjik bir hitabet yeteneğine sahip olan Goebels, ırkçı bir felsefi görüşe sahip olarak Komünist ve Yahudi düşmanlığı ile tanınırdı. Felsefe ve filoloji okudu, banka memurluğundan gönüllü gazeteciliğe kadar denemediği meslek kalmadı neredeyse. 1925’te Nazi partisine girdi. Hızla yükseldi. Çünkü Hitler ve Nazi ideologlarını çok iyi tekrar ediyor, hatta taklit ediyordu. 1933’te ise Nazilerin iktidara gelmesiyle Propaganda Bakanı oldu.

Kuşkusuz hakkında uzun uzadıya bir biyografi yazacak değilim.

Son olarak şunu ifade ederek geçeyim; Goebels ilk iş olarak 1933 yılında, okunmaması gereken kitapların listesini çıkartma emrini verdi ve liste bir süre sonra önüne getirildi.  Arkasından saldırılar başlatıldı. 10 Mayıs’ta kütüphaneler ve kitapçılar basıldı. Kitaplar toplandı. 25 binden fazla kitap Berlin’de açık havada marşlar eşliğinde ateşe verildi. Goebels bunu ‘‘Alman Ruhunun Temizlenmesi’‘ olarak sundu. Ünlü yazar Helen Keller’in de (kör ve sağır olan bu yazar) kitapları yakılmıştı. Kitap yakılma olayı Keller’e anlatıldığında ilk tepkisi şöyle olmuştur; ‘‘Tiranlık fikirlerin gücünü bozguna uğratamaz.” 

Kadıköy vapurunda çoğumuz görmüşüzdür; en döküntü ve pespaye mallarını allayıp pullayarak satan ve olağanüstü bir hitabet gücüne sahip olan bir satıcı vardı. Sanırım o dönemde yaşayan herkes veya çoğunluk hatırlar bu şahsı. Sonra bu zat kayboldu ortadan. Duydum ki onu pazarlama firmalarından birisi kapmış. Ancak o şahıs bitpazarının döküntü mallarını satıyordu. Başarısı malın kalitesinde değil, propagandistin yeteneklerinde gizliydi. Goebels ise tüm yetenekleriyle insan kanını pazarlıyordu. Yalan onun temel propaganda argümanıydı. Goebels’in sattığı şey, oldukça ağır sonuçlara yol açan, milyonlarca insanın ölümüne neden olan ve insanın insana düşman edildiği mazlum insanların kanıydı. Ve o, bununla ün kazanmıştı.

***

Bu yazı üzerinde çalışırken havaalanından iki yolcuyu geçen haftalarda Mönchengladbeck – Rheydt ilçesine götürüyordum. Yolcular yaşlı bir karı kocaydı. İspanya’nın Grand Kanarya adalarından tatilden dönüyorlardı. İzin alarak bir soru sormuştum; ”Şu Goebels Rheydt doğumlu bir hemşeriniz. Onun hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?”  Adam demesin mi, siz nereden tanıyorsunuz onu? Devamla; ”Onunla aynı şehirde doğduğum için utanıyorum. O, bir kasap ve insanlık düşmanıydı. Keşke annesi onu doğurmasaydı. Ben o zamanlar çok küçüktüm. Çevremde onunla övünen çok insan tanıdım. Büyük bir hatipti. O, Nazi lideri için çocuklarını bile zehirleyen bir vahşetin ismiydi. ” Adam çok sinirlenmişti, ben de sorumdan dolayı (belli ki acısını hatırlatmıştım) özür dilemiş ve susmuştum. Meğerse ailesinden çok sayıda insan da o dönemde yok edilmiş.

Goebels, hem iyi bir hatipti hem de felsefe okuyan doktor unvanlı bir kişilikti. Hitler’in konuşma metinlerini de yazan Goebels, propaganda taktiğini oldukça maharetli kullanıyordu. ‘‘Büyük Yalan Teorisi’‘ni üreten bir liderdi. İyi bir eğitim alan Goebels, yalanı ve gerçek dışılığı, halk kitlelerine gerçekmiş gibi sunan ve onları buna inandıran ikinci bir kişilik bulmak oldukça zordur.  Goebels, Hitler gibi hem nihilist hem de pragmatistti. Max Horkheimer‘Akıl Tutulması” eserinde şöyle der; ”Pragmatizm, anımsamaya ve derin derin düşünmeye vakti olmayan bir toplumu yansıtır.” Tabii üçüncü dünya ülkesini aşamayan Türkiye toplumunda sadece vakti olmadığından değil, düşünme yeteneklerini ve bilgisini de hayatından çıkarmış bir toplumda konuşuyoruz pragmatizmi. Ve devamla Horkheimer bunu ‘‘aklın alçalışının belirtisi” olarak değerlendirir.

‘Bastırılmış doğal dürtüler’, diyordu yazar, ‘Nazi rasyonelliğinin emrine girmiştir.’ Yani Naziler, Alman halkının engellenmiş arzularını kullanıyordu diyerek devam ediyordu. Geçenlerde iş arkadaşlarımla referandum sorununu tartışırken birisi bana Erdoğan için şu cümleyi kurmuştu; ”O, bir dünya lideridir, çünkü emperyalizme başkaldıran başka bir lider yoktur!” Durumun böyle olmadığını örneklerle anlattıkça ve olaylar karşısında büyük yalanlarını ve çark edişlerini hatırlattıkça, o beni dinlemiyordu bile. Haklı olarak göçmenlere dönük baskıları bahane eden arkadaş, gerçekten bastırılmış duygularının ya da engellenmiş arzularının dışa vurumu olarak, gözü ne acı gerçeklere ne de aklı farklı düşünmeye, sorgulamaya yol açıyordu.

Eve gelip Goebels’in yalanlarının ve gerçeğe uymayan propagandalarının etkilerini yeniden okumaya başladığımda, referandum sürecinde anlatılan yalan ve demagojileri hatırladım. Buradan hareketle AKP ve Erdoğan üzerinden bir empati kurmak istedim. Medya ve iletişim alanında yalan makinesinin nasıl çalıştığını görmeye çalıştım.

İlk karşılaştığım gerçek, bu yazıdaki başlıktır. Dünyada kitap okuma oranının en düşük olduğu ülke olma gerçeğimiz ile 24 saat medyanın beyinlere şırınga edilen yalan propagandası arasında doğrudan bir paralellik olduğu yadsınamaz. Verdiğim istatistikler, değişik örnekler ya da Erdoğan’ın dünyada en çok tükürdüğünü yalayan bir lider olduğuna ilişkin kanıtlarım, onların bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu.

Neyse bu faşist propaganda taktiğini biraz daha yakından tanımak yerinde olur. Belki o zaman bizimkileri anlamak daha kolay olabilir.

Goebels, Hitler’i, yiğit, baş eğmez, yürekli, halktan yana, Alman halkının çıkarları için canını vermeye hazır, kendisi için hiçbir şey istemeyen ve Allahın Alman halkına bahşettiği mucize biri olduğunu anlatıp durmuştu. Kuşkusuz bu propaganda oldukça etkili olmuş ve tüm muhalifler susturuldukça onların oyu yükselmeye başlamıştı. O Hitler’e çok bağlıydı ve buna gerçekten kendisi de inanmıştı. Bizdekilerle belki de temel farkı buydu. Erdoğan’ın en keskin savunucuları onun birer emir eriydi. Bugün Erdoğan ufak bir sendelemeye uğrasa gemiyi ilk terk edecek fareler de bunlardır. Erdoğan’ın söylediklerini veya onun için söylenen yalanları burada alt alta koysam yazımız sadece bu söylemlerle dolar.

Kuşkusuz hem şahıslar hem de ülkeler bağlamında oldukça ciddi farklılıklar vardır. Her şeyden önce Nazi faşizmi, emperyalist-kapitalist bir devlette gerçekleşti. Dolayısıyla her yalan propaganda kitleleri yönetmede bir metot olarak kullanılırken, programlarını, propaganda söylemlerini de adım adım gerçekleştiriyorlardı. Arkalarında güçlü bir faşist felsefe, ideoloji ve politik açılımlar vardı. Nazi iktidarı öncesinde Nietsche’den başlayan, Martin Heidiger’le devam eden, Ludwig Klages, Ernst Jünger, Alfred Bauemler, Franz Boehm, Ernst Krieck, Alfred Rosenberg gibi önemli düşünürler vardı. Bunların bazıları doğrudan faşist olmasa da faşizme giden yolların düşünsel temellerini atmışlardı. Bir de doğrudan faşizmin teorisyenlerini anmak yerinde olur; Othmar Spann, Hans Freyer, Carl Schmitt ve daha niceleri… Oysa Türk faşizminin özgün düşünce temelleri hemen hemen yok denecek kadar azdır. Tersine Türk faşizmi, uluslararası faşist teorilerden beslenmiş, etkilenmiş ve bu düşünceleri Türkiye’ye uygulamışlardı. Tek devlet, tek dil, tek din vb söylemleri gibi…

Faşizmde lider kültü önemlidir. Biz de olduğu gibi… faşist teorisyen Hans Freyer bir yazısında şöyle der; ”Lider, sınıfsız ama çok katmanlı, despotça olmayan ama birbirine kenetli halk oluşumunu yarattı. İnsan olmanın anlamı liderin rehberliğinde insan haline gelmektir.”

Goebels, lideri Hitler’e öyle bağlıydı ki, Hitler intihar ettikten sonra günlüğünde şunları yazmıştı; ”Führer’in olmadığı bir dünyada çocuk yetişemez, bu bizim büyümemiz, gelişmemiz gibi bir şey olamaz.’‘ Ve önce 6 çocuğunu zehirleyerek öldürür, sonra da karısını arkasından da kendisini vurarak intihar ederler.

Onun birkaç sözünü buraya almak istiyorum;

-Basın, hükümetin kullandığı dev bir klavyedir.

-Bir yalanı bin defa söylerseniz yalan yalan olmaktan çıkar, gerçeğin ta kendisi olur,

-Yargı, devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkarı olmalıdır,

-Kitlelere olanı değil, duymak istediklerini söylemek siyasetin ana prensibidir,

-Bir liderin ömrü, halka kurdurduğu rüyanın ömrü kadardır,

-Bir şeyi ne kadar sık tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar erken inanırlar,

-Politik konuşmanın tek amacı, insanları söylediklerinizin doğru olduğuna inandırmaktır.

Asla kabahati ve suçu üstlenmeyin. Yalan söyleyin mutlaka inanan çıkacaktır,

-Kendinizi savunmak yerine sürekli karşınızdakileri savunmada bırakın,

-Önemli olan aydınlar değil, kitlelerdir. Çünkü onları kandırmak kolaydır. VB…

Peki, Hitler ne demişti; ”Düşünce özgürlüğü, tüm kötülüklerin anasıdır…”

Faşizmi, akıl ile doğanın şeytani bir sentezi olarak değerlendiren Horkheimer’e hak vermemek elde değil gerçekten. Nazizm’i eleştiren teorisyenlere göre, Almanya’da Nazi faşizminin etkisiyle, bireyselliğin kabuğunun çatladığını, parçalandığını ve geçmişte Spengler’in ifadesiyle artık ”yeni kaba insan’‘ ve atomlara ayrılmış bir insan türediğini söylerken haksız mıydı? Okumayan, araştırmayan, sadece milli duygular ile hareket eden ve o milli duygularında gerçekle alakası olmayan yeni bir insansal varoluşun, bizim topraklarda nasıl büyüdüğünü ve nasıl filiz verdiğini görmek hüzünlü olsa da…

Onun için 16 Nisan referandumunda faşizmi geriletebilmek için mutlaka HAYIR demek adımlardan ilkidir… ama son adım değildir bu… bunun yolu işçi sınıfı ve ezilen halkın örgütlü karşı koymasıdır…

 

04.04.2017

About Hasan Oğuz

Hasan Oğuz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir