Çarşamba , 22 Kasım 2017
Home » Yorum » 1934 ALMANYA REFERANDUMUNDAN TÜRKİYE 2017 REFERANDUMUNA

1934 ALMANYA REFERANDUMUNDAN TÜRKİYE 2017 REFERANDUMUNA

Hasan Oğuz
Faşizme ramak kala…..
Boykot düşünen arkadaşlara nedenlerini açıklayın diyen kısa bir not yazmıştım. Gerçi bir arkadaş dışında bir değerlendirme yazısı gelmedi. Gelen o not ise daha çok saldırgan bir uslüpla yazılmıştı ve içinde bir fikir de yoktu. Bu yazıya oldukça fazla sayıda düşünce belirten veya beğenen iletiler geldi. Ancak benim derdim, sol içinde az da olsa hala kafa karışıklığının varlığından hareketle sorunu tartışmaktı.
Ben bu yazımda Lenin’den başlayarak Sol Çocukluk Hastalıklarını ya da hangi koşullarda boykot taktiğinin ileri sürüleceğini tartışmak ve bu anlamda kapsamı daha çok soyut, belki de kapsamından kopuk akademik kalacak teorik tartışmalara girecek bir yöntem izlemeyeceğim. Marksizm kavramıyla Marksizmi adeta bir doğmalar yığınına çevirenlere söyleyecek bir sözüm olsa bile zaman kaybı diye düşünüyorum. Ve şimdilik büyük laflar etmiyor ve literatürün kadük edilmesine razı olmuyorum.
Şuna dikkat çekmek istiyorum;
AKP ve Erdoğan şahsında adım adım ilerleyen sivil bir faşist akımın hükümet olmasının kendileri için yetmediğini, tümüyle devleti ve iktidar organlarının tümünü Anayasal bir darbe ile ele geçirmek istediklerini, Meclisten geçen Anayasa taslağını hile ve desisiyle oylatarak çıkardıklarını, bunun meşruiyetini sağlamak için refaranduma başvuracaklarını çok önceden biliyorduk.
Tek adama dayanan ve devleti kontrol etmeyi amaçlayan sivil faşizmin, Nisan referandumu ile sonuca varmak istediğini hepimiz biliyoruz. Ülkemizde hem kapitalist ilişki ve bölüşüm süreçlerinin ve uluslararası sermayenin en küçük bölgelere kadar sirayet ettiği bir ülkede faşizm, ancak ciddi bir kriz ortamında ya da yönetemez bir konuma geldiği bir aşamada ve ulus ötesi sermayenin çıkarlarına uyum sağladığı oranda başvurulabilir bir yönetim biçimidir.
Kanım o ki, bugün Anadolu sermayesi dışında (bu sermaye bugün faşizmin tümüyle iktidar olmasından yanadır), Avrupa ve ABD kökenli sermaye istemedikleri için değil, bugün çıkarlarına uyumlu olmadığı için böyle bir faşist iktidardan yana olmadığını düşünebiliriz. Ulus ötesi sermayeye ve emperyalist devletlere rağmen iktidar olabilir mi?
Evet olabilir. Tarihte böyle örnekler çok. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde. Ama ne kadar yaşayabilir, işte o tartışma konusu. O halde bunun engellenmesinin tek bir yolu kalıyor; halkların ve işçi sınıfının direnişidir bu yol. Uluslararası sermaye böyle bir faşist iktidardan yana her zaman olmayabilir demiştim. Çıkarları geregi tarafsız kalabilir, hatta boyun da eğebilir. Bugünlerde Avrupanın ve ABD halklarının, hatta liberal sermaye kanadının başı gelişen faşist akımlarla oldukça dertte. Trump’un Başkan oluşu ve Fransa, Almanya, Hollanda ve diğerler ülkeler ciddi bir faşist yükselişin varlığı bu sermaye çevrelerini rahatsız ediyor. Küresel paylaşım ve bölüşüm süreçlerinde kapitalizm sermayenin özgür akışını ister her zaman. Demem o ki, Erdoğan’ın yükselişine karşı olsalar bile, çıkarları gereği hayırhay tavır geliştirebilir, hatta bir süre sonra antlaşmaya bile gidebilirler.
O zaman geriye tek güç kalıyor; emekçi halkların ve işçi sınıfının direnişi.
Ben bu yazıda ciddi ve yakın tehlike olan faşizmin, referandumla hayır diyerek reddedilmesi, Erdoğan iktidarını engellemezse bile, faşizmin göbeğinde büyük bir yara açacağını, iç dalaşmaların artacağını, hem hükümet, hem parti hem de destekçileri arasında bölünmeler olmasa bile iç çatırmaya yol açacağını, dahası emekçi halk güçlerine büyük bir moral kazandıracağını, ülkede büyük oranda birikmiş olan demokrasi ve özgürlükleri, hatta yaşam tarzını, az da kalsa demokratik hakları yeniden savunmak için yeni bir atılıma sahne olacağını düşünüyorum.
Eğer bu referandum da evet çıkarsa, bütün kazanımların yok olacağı gibi, ciddi bir moral değerlerden kopuşla korkunun egemen olacağı bir döneme evrileceğini ve böylece uzun yıllar ülke karanlığa gömüleceğini varsayabiliriz.
Buradan hareketle, adeta tıpa tıp birbirine benzeyen Almanya Nazi hareketinin nasıl iktidar olarak bütün ülkede egemen olduğunu ve milyonlarca insanın yok olmasına neden olduğunu anlatacak bir analojiyle yolculuk etmek istiyorum. Belki o zaman işin ciddiyeti anlaşılabilir.
xxx
1929 Dünya Bunalımı öncesinde Almanyada ciddi bir politik kriz egemendi.
Özellikle Nazilerin güçlenmesi, Fransanın 1923 de Ruhr bölgesini işgal etmesi, cumhuriyetçi hükümetin teslimiyetçi tavrı, Versay antlaşmasının imzalanması, Nazilerin sözde kurtuluş reçetesi ve milliyetçi sloganlarıyla ilk güçlenme adımları böylece başlamış olacaktı. Bu antlaşma için Hitler, hükümetten çok, sanki Yahudiler ve komünistler imzalamış gibi onları sorumlu tutuyordu. Bu ırkçı sloganlar aç, sefil ve umutsuz halkta belli bir karşılık da buluyordu. Bavyeradaki ilk başarısız darbe (buna birahane darbesi denilir) hüsranla karşılaşmıştı. Ancak 1929 krizi ile birlikte Weimar Cumhuriyeti iç bunalıma sürüklenecektir. Üretim adeta durmuş, enflasyon artmış, ticaret sönümlenmiş, dahası işçi sınıfı ve halk kitleleri işinden olmuş, yaşam onlar için çekilmez hale gelmişti. Bu dönemde 2 milyon işsiz bir yıl sonra 4 milyona yükselmişti. Sermayeye kredi veren büyük bankalar iflas etmişti. Bu dönemde orta tabaka yüzünü Nazi partisine (NSDAP), işçiler de Komünist partisine dönmüştü.
1928 yılında Naziler %2.6 alırken KP %16 alıyordu.
1930 lara geldiğimizde bu rakamlar ilkinde %18.3, ikincisinde ise %13 e geriliyordu. Temmuz 1932 seçimlerinde Nazi partisi %37.2 iken KP %14.2 olarak yansır. 1932 Kasım seçimlerinde ise sırasıyla %33, KP ise %16.8 e çıkacaktır. Son seçim olan 1933 seçimlerinde ise Naziler %43.9, KP ise %.3 e geriliyordu. Evet rakamlar kafamızı şişirebilir. Ama süreci anlamak için bunlar önemli.
Devam edelim; bu dönemde sermaye ikiye bölünmüştü. Stinnes, Kirdor, Tysenn ve Krupp gibi ağır sanayi sektörü ile AEG olarak adlandırılan (Fertingsendüstri), yani mamul madde sanayicileri arasında çekişme hatta çatışma büyümüştü. Ağır sanayiciler grubu savaştan sonra üretimlerinin düşmesi, hammadde bölgelerinin Fransızların eline geçmesi, işçilerin sözleşme, grev ve diğer haklar gibi kazanımları yok edecek bir baskıcı iktidarı gerekli görüyorlardı. AEG grubu ise daha çok istikrardan yanaydılar. Sınıfsal yapıları gereği işçi sınıfıyla uzlaşmayı önemseyen bir yaklaşıma sahiptiler. Hükümet daha çok bu grubu destekliyordu. Ağır sanayiciler ise yeni ve baskıcı bir hükümet talebini Hitler’in partisinde buldurlar ve kesenin ağzını sonuna kadar açtılar. 1928 de 12 olan vekil sayısını 1930 da 107 çıkarmıştı. 1931 de Hindenburg Hitler’e Brüning hükümetine katılmasını istedi. Hitler bunu kabul etmedi. Bu dönemde Hitler Başkanlık seçimlerine aday oldu ve kaybetti. Ama 1.400.000 bin oy aldı.
Hitler adıma adım ilerliyordu. Yeni şansölye olan Von Papen, meclisi fesh ediyor, SS ve SA (ilki Güvenlik Birliği, ikincisi de Hücum Birliğidir) çalışmalarına izin veriyordu. Böylece Hitler ile anlaşmıştı. 1930 seçimlerinde 230 koltuk alınca taleplerinde daha ileri adımlar atmaya başladı ve İktidarın kendisine verilmesini istedi. Şansölye dayanamadı bu baskıya ve meclisi yeniden fash etti. 1932 Kasmında (kimine göre Aralık ayında) yeniden seçimlere gitti. Bu sefer Naziler 196 koltuk alabildi. 1933 seçimlerinde ise %44 gibi oy alınca Hindenburg Hitleri şansölye ilan etti.
Bizim için benzer bir anekdot şuydu; Hitler şansölye oldu ama hala Weimar Cumhuriyetinin Anayasası geçerliydi. Hitler buna uymak niyetinde değildi. İlla ki anayasa da değişmeliydi.
Hitler şöyle diyordu;
‘’ Biz parlamenter bir parti değiliz….bu Anayasal yetkiyi ele geçirdiğimiz zaman ….devleti doğru olduğunu düşündüğümüz kalıbın içine sokmalıyız.’’
Burada Hitler parlamenter sistemi yıkmak istediğini, tek adam diktatörlüğü olan Başkanlığı istediğini, yani sadece Şansölye (bizdeki karşılığı Başbakanlıktır) olmayı değil aynı zamanda Reichsführer (yani devlet başkanı) olması gerektiğini söylemek istiyordu. Ve adım adım devam ediyordu yoluna Führer.
Burada Erdoğan’ın Anayasa refarandumundaki amaçla Hitlerin amacını bir düşünelim isterseniz…
Bu süreç şöyle tamamlandı; Reichstag yangını bahanesiyle (ki bu yangını komünistlerin üzerine attılar) Hindenburg, bütün sivil özgürlükleri ve demokratik kazanımları askıya aldı. Hitler böyle bir Anayasayı reddetti. Yani Erdoğan gibi o da Anayasayı çiğniyordu. Nitekim 1933 de Mecliste çoğunluğu elde edememesine rağmen, dördüncü ve gerici parti olan Merkez Partisiyle (bugünkü MHP’nin rolü gibi) çoğunluğu elde ederek Anayasayı değiştirmeye çalıştı.
Bu süreç şöyle oldu; 28 Şubat kararnamesine dayanarak 83 komünist parlamenterin vekillikleri düşürüldü. Ardından yapılan oylamada 441 e karşın 94 oyla sağlanan bir çoğunlukla Hitler, Reichtag’ın onayı olmadan dört yıllığına yetkiyi elde etti. Böylece Weimar Anayasasının ‘’Reich kanunları Reichtag tarafından çıkarılmalıdır’’ diyen 68 maddesinin artık geçersiz olduğuna karar verdiler. ‘’Yeni partilerin kuruluşunu engelleyen yasa’’ çıkartılarak tüm muhalefet partileri ortadan kaldırıldı. KP kapatıldı. Yasamanın yürütme üzerindeki tüm kontrol ve denetimi devre dışı bırakıldı. Almanya da tüm kurumlar üzerinde Nazi kontrolü böylece sağlanmış oldu.
Ne kadar bize benziyor değil mi?
Sonuca giderken bir hususu daha belirteyim; Naziler tek bir bütün değillerdi. Hitlerin bir sonraki adımı SA’lara yönelmek oldu. Nazi partisini kuran ve kendine muhalif olma tahmini yapan Hitler, SA ve onun başında yer alan Röhm ve Strasser gibi isimleri bertaraf etti. Bu ikili Orduyu ele geçirmek için ikinci bir darbeden yanaydılar. Hitler bunu hem istemiyordu hem de korkuyordu. ‘Kahverengi bir devrimin’’ kendi konumunu mahvedeceğine inanıyordu. Wehrmacht (Ordu) komutanları ile bir antlaşma yapan Hitler, ‘’Uzun Bıçaklar Gecesi’’ diye anılan 30 haziran 1934 gecesinde Röhmü, Gregor Strasseyi ve Schleichheri, Von Kahr ile Von Papenin sekreterini ve diğer SA komutanlarını ortadan kaldırdı.
Hitler için son bir darbe kalmıştı. 1934 de Hindenburg öldü. Belki de Hitler tarafından öldürüldü. Bunu bilmiyoruz. Hitler Ağustos 1934 de yeni bir referandum kararı aldı. (Biz de aynı biçimde Nisan 2017 de yapacağız bu referandumu.) Bu seçimde %88 bir oyla hem Reichsführer ünvanıyla devlet başkanlığını hem de şansölye ünvanıyla başbakanlığı kendinde toplamış oldu.
Sonrası çok acı. Bütün dünya insanlığının yüreğinde kapanmayan bir vahşet ve katliamlar yaşattı.
İşte seçimlerle ve ayak oyunlarıyla gelen faşizmin adı Nazi faşizmiydi.
Kuşkusuz burada sosyal demokratların ihanetini ve Sovyet Komünist Partisinden sonra gelen ve dünyanın en büyük ikinci partisi olan Almanya Komünist Partisinin (KPD) hatalı tutumunun başında gelen sol çocukluk ya da sol sekter hatalarını da başka bir yazıya bırakalım.
Sevgili dostlarım hala boykot diyorsanız, KPD’nin SPD ile ittifak yapmayan ve onlara o koşullarda ‘’sosyal faşist’’ diyerek birleşik bir direniş cephesinin kurulamamasının nelere yol açtığını acı acı tebessüm ederek hatırlatmek isterim. Başında Ernst Thalmanın olduğu nice değerli komünist toplama kamplarında ya kurşuna dizildi ya da yakılarak ortadan kaldırıldı. Bir de Sosyal Demokratların ihanetini unutmayacağız. Tarihte yaşananlar biz yaşayanların üzerinde ağır bir yük bıraktı. Anlayanlar bu dersleri yeniden okumalıdırlar. Elbette sözüm iş yapmak isteyenleredir…
30 Ocak 2017

About Hasan Oğuz

Hasan Oğuz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir